Çocukken akşam hava kararana kadar sokakta oyun oynayanlardandım bende… Sırf üç taş oynayabilmek için bahçelerde, sokaklarda yuvarlak taşlar aramanın, yatmadan önce gece lambasının loş...

Çocukken akşam hava kararana kadar sokakta oyun oynayanlardandım bende… Sırf üç taş oynayabilmek için bahçelerde, sokaklarda yuvarlak taşlar aramanın, yatmadan önce gece lambasının loş ışığı eşliğinde yattığımızdan yerden birbirinden farklı şekiller oluşturup onları kendi yazdığımız hikayeyi kahramanı yapmanın keyfini, şimdi çocukların ellerinden düşürmediği tablet oyunlarında bulmak mümkün mü?

Siz de bu soruya kocaman bir “hayır” ile karşılık veriyorsanız, bir şekilde günün aydınlığında kendini kapının önüne atan ve arkadaşlarıyla birlikte akşamın karanlığına kadar da eve girmek bilmeyen çok güzel bir çocukluk geçirmişlerdensiniz demektir.

“90’larda çocuk olmak” başlığını herhangi bir arama motorunda aratmaya kalksanız  sayısız şey bulabilirsiniz..

Benim için de 90’larda çocuk olmak, okuldan döner dönmez yayınlanan çizgi filmleri izlemeye koyulmak, Jetgiller ailesinin kısacık süren her bölümünde kendimi o zamanlarda hayal etmek, cips paketlerinden çıkan tasoları biriktirip biriktirip kaybetmek olsa da 90’larda çocuk olmak aslında sokaklarda olmak demekti. Uzun yaz tatilllerinde bir çocuğun günü sabah uyanır uyanmaz hızlı ve gönülsüz bir kahvaltı ile başlardı. Hemen hazırlanılır, ya tek tek komşu çocuklarının ziline basılır ya aşağıdan seslenilir, toplanma yeri bildirilir ve yemek yemeyi bile unutturan durmaksızın eğlence başlardı. Güneşin dayanılmaz olduğu öğle saatlerinde bile eve girmeyip apartmanımızın en serin kısmı olan mermer giriş katında oynadığımız evcilikleri yüzümde beliren kocaman bir gülümsemeyle hatırlıyorum. Yiyecek sponsorumuz olan komşu kadınları ve tadı hala damağımda olan salçalı ekmeği bir türlü unutamıyorum…

Akşam yemeği saatinde bütün anneler oyuna ara vermek bilmeyen biz çocuklarını ikna etmek için sırayla pencerelere çıkmak zorunda kalırdı. Kısa süren bir sükunetin hemen sonrasında ise karanlıkta iki kat daha zevkle oynanan saklambaç gelirdi. Tabii, tüm bunlar her ne kadar şimdiki imkanlara ve oyuncaklara sahip olmasa da sokak maceralarıyla dolu muhteşem bir çocukluk geçirmiş olmanın getirdikleri.

Biz şanslı son nesildik… Şimdiki çocuklar eve ve dört duvara mahkum ne yazık ki! Bizler her fırsatta soluğu dışarda alabilirken şimdiki çocuklar için dışarı çıkmak bir lüks…

Bunlar gibi nice anılar, benzersiz hikayelerle dolu bir çocuklukluk geçirdikten sonra teknolojiyle bezenmiş insanı kendine hayran bırakan tablet oyunları sadece etrafa parıltılı ışıklar saçan içi boş bir disko topunu andırıyor. Teknolojinin sahip olduğu tüm cazibeye rağmen milyonlarca kez indirilen hatta küçük çaplı bağımlılık yaratan tablet oyunlarının yalnızca üç yuvarlak taş ve bir kağıtla geçirilen saatlerle aynı derece değerli olması ise mümkün değil. Çünkü içinde insan yok, dolayısıyla anlatılacak bir hikaye de.

İşte, çocukluk döneminin bir birey olmanın temel yapı taşı olduğunu vurgulamak ve ailelerin bilinçlenerek çocuklarıyla yüz yüze birlikte vakit geçirmelerinin ne derece önemli olduğunu gösterebilmek adına yazıyorum bu yazıyı…

Ben eski çocuk oyunlarının yaşatılması gerektiğini düşünenlerdenim… Hepimizin çocukluğunda en az birini  oynamış olduğu; Sıcak – Soğuk, Tuz – Buz, 3 Taş, Köşe Kapmaca, Sek – Sek, İpte Yüzük, Gölge Oyunları, Saklambaç, Arapsaçı ve Uçtu Uçtu oyunlarının ne olduğu, nasıl oynandığı okullarda öğretilse keşke…

Çocukluğumuzun o unutulmaz anılarının sadece nostalji olarak kalmaması, nesilden nesile sürüp gitmesi dileğiyle…