Geçtiğimiz haftalarda Hollanda’da bir etkinliğe katıldım. Amsterdam Podium Mozaik’te “özgürlük” üzerine yaptığım konuşmayı bu hafta sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun birlikte okuyalım… Hollanda’ya önemli bir...

Geçtiğimiz haftalarda Hollanda’da bir etkinliğe katıldım. Amsterdam Podium Mozaik’te “özgürlük” üzerine yaptığım konuşmayı bu hafta sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun birlikte okuyalım…

Hollanda’ya önemli bir edebiyat ödül gecesine “Özgürlük” üzerine konuşma yapmaya gittiğimi duyan okurlarım, Amsterdam Podium Mozaik’te yaptığım konuşmanın içeriğini çok merak ettiler. Bu konuda birçok soru alınca, o konuşmayı sizlerle paylaşmak istedim. İşte Agora Lettera Edebiyat Vakfının gecesinde oldukça sevilen, ses getiren konuşmam: “Kitaplar kitaplardan, yazarlar yazarlardan çıkar, derler. Bu nedenle bu akşam, bu güzel topluluğun karşısında, romanları farklı ülkelerde okunan bir yazar olarak söz almamı sağlayan, bana sözcüklerin büyüsünü öğreten ustalarıma selam ederek konuşmama başlamak istiyorum.

Ruhdaşım olarak gördüğüm yazarlardan Ingeborg Bachmann, uygar dünyada görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemen olduğundan söz ederken, artık insanların birbirilerini ağır ağır öldürmekte olduklarının altını çiziyor ve ekliyordu, insanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar. Artık savaş, insanların iç dünyasında. İnsan insanı sevgisizliğiyle öldürmekte ve asıl affedilemeyecek cinayet budur.

Peki ya sevgisiz bir dünyada, bireyin özgürlüğü neyi ifade eder? Toplumdan ve evreni içine alan kötücül sarmaldan bağımsız, kişi olarak özgür olmak mümkün müdür? Özgürlük, bireyin istediği gibi yaşaması değildir sadece. Çünkü bunun olması için önce içinde nefes aldığı toplumun özgürlüğe dair bir fikrinin olması, bireyin zihninde genelden farklılaşan, devrimci fikirlere izin vermesi gerekir. Beni kendi uydurduğu masallarla büyüten, oysa kendisi okuma-yazma bile bilmeyen anneannem hep şöyle derdi: ‘Herkes herkese benzese, ne tatsız olurdu dünya. Sen kimseye benzeme kızım, sen hep kendine benze.’

‘Peki dünya buna izin verecek mi?’ diye soramamıştım ona, o vakitler.

BİZ HİÇ ÖZGÜR OLDUK MU?

Anneannem, Albert Camus’yu tanımıyordu ama sanırım tanısa, insanlar arasında yıllardır süregelen diyalogun artık kesildiğini ve diyalog yoluyla ikna edilemeyen insanlardan korku duymanın son derece doğal olduğunu vurgulayan, 20.yüzyılı bir korku çağı olarak adlandıran yazara hak verir, ona cesur olmasını öğütlerdi. Oysa bizler artık bu korkuyla soluk alamaz haldeyiz. İnsan en çok bilmediği şeylerden korkar. Bizler hiçbir zaman gerçek anlamda özgür olmadık. Sadece özgür olduğumuza inandırıldık. Halbuki gerçeğin böyle olmadığını artık biliyoruz. Yasaların başkalarına karşı korunacak bir şeyleri olanları korumak için düzenlendiğini de öğrenecek kadar çok kaldık bu gezegende. Bir sabah Gregor Samsa gibi sıkıntılı düşlerimizden uyanıp ruhumuzu yitirmiş olarak kendimizi bulmak istemiyoruz. Üstelik ne tuhaf ki dünya, özgür bir insandan, evrimleşmiş bir böcekten korktuğundan daha fazla korkuyor.

Yazılarımda her zaman vurguladığım gibi, kurtuluş tek başına gerçekleşmeyecek. İnsanın ufku eğer yine insansa, bizler birbirimize muhtacız. Benim özgür kelimelerle romanlarımı yazmak için size ihtiyacım var. Bir gün, bir yerlerde onları okurken, benim yazarken duyumsadığım hayat sancısını, kalp ağrısını içinde hissedecek başka yüreklere ihtiyacım var. Siz bir kitabı elinize alıp sadece okuduğunuzu sanabilirsiniz, oysa bir kitap sizi olduğunuz yerden alıp bir duvara fırlatabilir, sarsıp dönüştürebilir, yüreğinizi büyütebilir. Yeter ki ona izin verin.

Ben yazar olmaya, babam ben henüz 10 yaşındayken çekip gittiğinde mi karar vermiştim yoksa insanın kalbini asıl kıranın söylenen sözlerden ziyade, dile getirilemeyenler olduğunu fark ettiğimde mi, bilmiyorum.

Babam gittiğinde, insanın hayat karşısında bir hükmünün, iradesinin olmadığına karar vermiştim ve aslında vazgeçmiştim birçok şeyden. 10 yaşında dünyadan vazgeçen o kız çocuğu, 30 yaşında kucağına kendi kızını aldığında, insanın dünyaya isterse hükmedebileceğine inanmıştı yeniden. Çünkü kucağımda tuttuğum varlık, sadece kendi umudum değildi, geleceğin ta kendisiydi. Gelecek benim ellerimdeydi, bir yanıyla da insanlığın ellerinde. Asıl korkutucu olan da buydu… Türk şiirinin kraliçesi Gülten Akın’ı bilirsiniz sanırım. Hani, ‘Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya’ diyen. İşte ben, o ince şeyleri, çocukken yitirip sonradan bulanlardanım. Dünyaya inancını yeniden, yeni kelimelerle kuranlardanım.

İNSANIN AMACI KENDİNİ AŞMAKTIR

Nietzsche, ‘İnsanın amacı kendini aşmaktır, derken bize belki de bunu hatırlatıyordu. İnsan, kendini, kendi potansiyelini keşfetmeden, bir başka bireyi ne kadar anlayabilir, tanıyabilir ya da affedebilir? Tarih bize, insanın hamurunda iyilik kadar kötülük de olduğunu kanıtladı. Belki de bu çağda, hâlâ neden iyiliğin olduğunu düşünmek gerekir. Peki, yasak elmayla ilk ihanetinin Tanrı’ya olduğu söylenen bir varlığın kendine ihanet etmesi son derece doğal değil midir! Keşke her şey bu kadar basit olsa. Ama değil…

Gücün esiri olan dünyanın bize fısıldadıklarını duymaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan bu güç, gerçek midir? Bu insanı boğan gücün, bizi kıpırdayamaz, düşünemez, yaratamaz ve sevemez hale getirmekten başka ne hükmü vardır? Oysa Türkçeye yön veren, Anadolu ozanlarından Yunus Emre,

‘Bilirim seni yalan dünyasın

Evliyaları alan dünyasın.

Kaçan kurtulmaz senin elinden

Demir kafesler kıran dünyasın’

diye bize daha 13.yüzyıldayken söylememiş miydi? Hangi ara unuttuk biz bunları?

Her türlü iletişim aracının mevcut olduğu ancak iletişimin kendisinin olmadığı bu yeni ve ruhsuz çağda, toplumların yeni afyonu güç ve hız tutkusudur. Halbuki dünyada sadece tek bir şey kötü yürekli bir insana karşı durabilir. O da başka bir insandır. Bachmann’ın söylediği belki bir zamanlar için doğruydu: Dünyayı utanç kurtaracak. Fakat utanç, insanı içe kapatan bir duygudur, harekete geçirmez. Üstelik türküleriyle sevdalarımıza ses olmuş Neşet Ertaş, ‘Kendi kendisinden utanmayan, yeryüzünde hiç kimseden utanmaz’ diye hatırlatmamış mıdır bize? Öyleyse bize dışa açılmak için, Don Kişot gibi yel değirmenleriyle savaşmak için başka bir duygu gerekli: Sevmek. Oysa nasıl da küçümsenen bir kelimeye dönüştü bu, öyle değil mi? Sevmeyi zayıflık, affetmeyi boyun eğmek sanan biri, evrenin eşsiz müziğini nasıl işitebilir ki! Evrende birbirimize görünmez bağlarla kenetliyken, elbette, ölünce bir insan eksiliriz hepimiz. Eksildiğini fark edenlerle, etmeyenler arasında değil midir gerçek savaş?

 

Hayatın anlamsızlığı, insanı kendi anlamlarını bulmaya zorlarken, aşk ve sanat yetişiyor yardımımıza. Edebiyat, başka hayatların provasıdır. 100 Yıl Savaşlarını, fethedilip yitirilen ülkeleri, altın için dökülen kanları, kaybedilen evlatları bize anlatmış, tüm bunları bir kez de kelimelerin gücüyle ölümsüzleştirmiştir. Bu felaketlerin yeniden yaşanmasının, insanlığın bu sınavlara tekrar tabi tutulmasının anlamı nedir? Evet, özgürlük, bu uzun hayat yolculuğunun içindeki saf ışıktır, göz alıcı, ulaşmak istediğimiz idealdir. Fakat hiçbir yolculuk kolay değildir, hele yalnız çıkılıyorsa o yola.

YENİ BİR DÜNYA MÜMKÜN

Yine de yeni bir dil, yeni bir dünya mümkün. Yeni inançlar, tutkular, umutlar gerek bize. Özgür bir dünyada, evrenin sınırsız olanaklarını eşitçe paylaşabilmiş, yüzleri sahiden gülen ve kendi görkemli varlığına inanan insanlar bir ütopya mı? İmkansız bir düş mü? Nazım Hikmet’in dediği gibi, ben sende imkansızlığı seviyorum fakat asla ümitsizliği değil. Umut, insandadır. Umut bizim kalbimizde ve bugün, burada buna bir kez daha inandım, sizlerin karşısında.

Sözlerimin sonuna gelirken, edebiyat dünyasına bir fantastik üçleme ile merhaba dediğimde yazdığım tür olan fantastiğe getirilen, fantastik edebiyat bir kaçış edebiyatıdır, eleştirilerine değinmek istiyorum. Çünkü bu, oldukça haklı bir eleştiriydi. Elbette kaçıyordum. Herkesin aklını yitirmiş gözüktüğü bir dünyadan kaçmayıp da ne yapacaktım! Ursula Le Guin’in dediği gibi, tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor. Eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer özgürlük taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiğince çok mahpusu kurtarmakla yükümlüyüz.

Bu akşam, bu salonda, benimle birlikte o zindandan kaçmış, yıldızların farklı hesabını bilen, evrenin mutlak cesaretine inanan insanlarla tanışmak harikaydı. Hayal kurmak özgürleştirir ve dünyanın sizin özgür hayallerinize ihtiyacı var, bunu unutmayın.”