“Edebiyatın Cumhurbaşkanı” Vedat Günyol’a Saygı Yazısı; “Babeuf Davası”-2- “Edebiyatın Cumhurbaşkanı” Vedat Günyol’a Saygı Yazısı; “Babeuf Davası”-2-
Günlerden 31 Ekim 1964. Hava pırıl pırıl, güneşli. Protesto yürüyüşü için her şey o kadar uygun ki… Yani o kadar uygun ki – ispiyoncumuz... “Edebiyatın Cumhurbaşkanı” Vedat Günyol’a Saygı Yazısı; “Babeuf Davası”-2-

Günlerden 31 Ekim 1964. Hava pırıl pırıl, güneşli. Protesto yürüyüşü için her şey o kadar uygun ki… Yani o kadar uygun ki – ispiyoncumuz bile var.- Karanlık bir ses emniyeti arıyor. “Taksim’de, Atatürk Heykeli’ne yürüyorlar. Aman ha, bunlar tekin adamlar değil, alın önleminizi.” Onlar ispiyonlasa ne olacak, sanat adamının içi yanmakta… Yürüyüş güneş gibi pırıl pırıl, şen şakrak gerçekleştirilir ve olaysız bir şekilde biter. Sanat adamı amacına ulaşmış, kamuoyu oluşturulmuştur. Ama anıtın çevresinde biriken polisler nedense çok daha gergin. Fotoğraf çekerek eyleme katılanları sabitleyen polislere gülerek poz veriyor sanatçılar. Ne yapıyorlar ki korksunlar?

“… Size çatarım elbet. Çünkü çareler ararım. Çünkü insan, soluk aldığı sürece, kendini dertten kurtarmaya çalışır. Beni saran ilk düşünce, derdimin kaynağına kin bağlamaktır. O kaynak da sizsiniz. Birisine kin beslemek, onu bir düşman bilmektir. Bir düşman! İnsanın bir düşmanı olduğu zaman, iki şey arar: birincisi, bize uzun boylu kötülük etmesini önlemeye çalışmak, ikincisi de bize kötülük yapandan öç almak.” (Babeuf, Tribun de Peuple, 28 Ocak 1795)

Ertesi sabah, saat beş buçuk civarı, Vedat Günyol’un Kadıköy’deki baba evinin zili çalınıyor. Sabahın beş buçuğunda bu da nesi? Telaşla açıyor kapıyı hoca. Kapıda bir adam. Saygılı ama polis olduğunu belli eden bir ciddiyetle: “Sizi emniyetten istiyorlar. Buyrun gidelim.” “İyi de benim emniyetle ne işim olabilir ki?” “Bilemem, benim görevim sizi oraya götürmek.”

Emniyete getirilir Vedat Hoca. O koridor, bu koridor derken, ona ters ters bakanlar var. Allah Allah, ne çok koridor varmış bu emniyette de. En sonunda bir odanın, kapısı kapalı bir odanın önünde duruyorlar. Kapısı kapalı odadan anlaşılmaz, alçalıp yükselen sesler geliyor. İçerisi kalabalık herhalde. Biraz rahatlıyor Vedat Günyol. Yalnız olmadığını bilmek ne güzel! Sonra kapıda duran, sert bakışlı polis kapıyı ardına kadar açıyor… Amanın o da ne? İçeriden bir alkıştır kopuyor. Neşeli gülmelerin yanı sıra, hani neredeyse “gooool” diye sevinecek bir grup insan alkışlıyor Vedat Günyol’u. Yaşar Kemal tek gözünü kırpıştıra kırpıştıra gülüyor içeride. Sonra Melih Cevdet, Demir Özlü, Şükran Kurdakul, Orhan Arsal bir metal masanın çevresine oturmuş, sanki yeni gelecekleri neşe içinde bekleyen piknikçiler gibiler. Vedat Günyol, içeriye girip kapı kapatılınca hepsi ayağa kalkıp; “Yaşşa be! Hoş geldin” diye karşılıyorlar. Hepsinde bir coşku, bir coşku… Vedat Hoca şaşkın, olanı biteni anlamaya çalışırken kapı bir daha açılıyor. Vaay! Edip Cansever… Bir alkış tufanı daha! İki gözüm hoş geldin! Sensiz olmazdı! Ardından Memet Fuat, vaaay! Alkış! Sonra Hüsamettin Bozok, vaaay, hadi bakalım. Arif Damar, gooooool! Bir mutlu buluşma, bir bayram havası ki, insan özenir. Sanki İstanbul Emniyeti şair – yazar, entelektüelleri buluşturmak için böyle bir gün düzenlemiş. Emniyette şiir buluşması! Vaaaaay!

Uzunca bir beklemenin ardından, başka bir odaya çağrılıyor bizimkiler. Ama tek tek. On dakika, on beş dakika süren sorgulamalar yapılıyor. Sonra yine ilk odaya dönülüyor. Bunca şamatanın nedeni bir gün önceki çelenk koyma eylemi. Oysaki Vedat Günyol o eyleme katılmamıştır. Gel de anlat bunu polislere. “Yok sen de katıldın.” “Yahu katılmadım.” “Konuşma, herkes oradaydı, sen nasıl katılmazsın?”… “Eyvallah ulan, ne desem boş.”

İşin aslı şu: Vedat Günyol gerçekten eyleme katılmamıştır. Zaten mercek altındadır ve polisi kışkırtmanın gereği yoktur. Ucuz kahramanlık yersizdir. Oysaki polisin çektiği fotoğraflarda, kır saçlı biri vardır ve o kır saçlı, ufak tefek adam Vedat Günyol olmalıdır… Hayır, değildir. Sabri Altınel isimli biridir ve gözaltına alınanlardan biri bile değildir. Vedat Günyol, Devrim Yazıları’nın çevirmeni değil midir, öyleyse hazır ellerindeyken, fotoğraftaki kır saçlı o olmalıdır. Değilse bile odur. “Eyvallah ulan, bendim.” Hoş, Sabri Altınel delikanlı adam, bunu duyar duymaz mahkemeye koşup, o kır saçlı adamın kendisi olduğunu söylemişse de yine de Vedat Günyol salınmamıştır. Bu girişim Sabri Altınel’in de diğerlerinin yanına katılmasına neden olmuş; tarihte yargıca yalvararak kendini içeri attıran garip bir hikâye elde edilmiştir.

“Hak olmayan yerde ödev de yoktur… Ulusların yazgısı, insanların eğitimde tuttukları yola bağlıdır… Toplumun amacı ortak mutluluktur… Halk aradığı en iyiyi bulmamışsa, devrim bitmemiştir… Diyorum ki, halkın beklemeye vakti yok, açlıktan öldü ölecek; ocağında yakacak yok, sırtında da giyecek. Yine diyorum ki, üstünde başında nesi varsa satıp savdı, yedi. Şimdi yiyemiyor. Çünkü, satacak başka bir şeyi kalmadı ve üstelik, her gün, yaşamak için zorunlu olan her şey ateş pahası. Diyorum ki, bu durum artık sürüp gidemez. Eğer hükümet bu yürekler acısı durumu değiştirmenin yollarını aramazsa, ondan yakınmaya hakkımız vardır. Hükümetin elinden bir şey gelmiyorsa, bu yolları araştırmak ve onları göstermek hakkımızdır diyorum… Ateş bacayı sarmış, ister istemez sudan söz açıyoruz. Sizse, bize küfür ederek, sırası değil, politika yapmak gerek, diyorsunuz. Biz ateş – alev bir yanardağ üstündeyiz, siz tutmuş sabredin diyorsunuz. Sizin sabrınıza, politikanıza, soğukkanlılığınıza hayranım doğrusu. Siz hiç yoksulluk nedir bilmediğinizden, yoksulluğa katlanın demek sizin için çok kolay.” (Babeuf, Tribun de Peuple, 30 Kasım 1795)

Mahkemedeyiz.

1Kasım 1964’te siyasi polisin gözaltına aldığı; tarihe “Babeuf Davası” adıyla geçen bu tuhaf davaya 23 Aralık 1964’te başlanır. Savcının tutuklama istemine karşın Sulh Ceza Mahkemesi sanıkların tutuksuz yargılanmasına karar verir. Yani Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu daha ilk oturumda serbest bırakılır. Ancak aynı günlerde “Babeuf Davası” TBMM’ye de taşınmıştır. 7 Kasım 1964 günü meclis bu kitabı ve Babeuf’ü konuşmuştur yalnızca. Kimileri komünizm tehlikesine karşı diğerlerini uyarıp, ceza verilmesini savunurken; bir grup da bu davanın özgürlükçü demokrasi için bir ayıp olduğunu iddia etmektedir.

DÖNEM GAZETELERİNDE “BABEUF DAVASI” NIN  YANSIMALARI

18 Mayıs 1964 – MilliyetYazıyı Çetin Altan yazmış. Yazının adı; “Devrim Yazıları”

“…Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol’un çevirdikleri Babeuf’ün “Devrim Yazıları”na baktıkça, Batıyı yüz yetmiş yıl gerisinden zar zor izlemeye çalışmanın hüznü çöküyor içime. Bu kitabı okuyanlar Türkiye’de fikir akımlarının neden geri kaldığını, modern kimsenin demokrasiden ve özgürlükten fazla bir şey anlayamadığını daha iyi öğrenecekler…”.”

22 Mayıs 1964 – Akşam... Yazının imzası Aziz Nesin’e ait. Yazının adı; “Açlığın Ölümü Şarkıları.” (Not; Bu yazı Aziz Nesin’i sanık yapan yazıdır.)

“… Tabiat nankör değildir; bütün çocuklarını beslemekte hiçbir zaman geç kalmaz. Nimetleri kötü bölüşülüyorsa suç onun değildir. Kimilerinin soyup soğana çevirecek kadar suçlu, kimilerinin de kendilerini soydurtacak kadar güçsüz ve enayi olmalarında onun kabahati yok. Açıkça ortaya çıkar ki, büyük çoğunluğun yoksun olduğu şeyler, bol bol ve gereksizce küçük bir azınlığın elindedir. Bu küçük azınlık devlet içinde kapıp kaçan, löpçü, sömürücü bir efendiler sınıfı kurar. Hakların yok olduğu yerde, ödev diye de bir şey kalmaz… Zenginlerin kazanç hırsını gemliyecek tedbirler almadığımız sürece, onlara istediğiniz kadar vergi kesin, boşunadır. Çünkü zenginler bütün tüketim maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öclerini her zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır… Bütün günlük ihtiyaçlarımızı ellerinde tutanlara her şeyin fiyatını diledikleri gibi arttırma serbestliği bırakıldıkça fiyatların düşmesi olacak şey mi?… Halkın… toplum içindeki haklı çıkarlarını korumalarına yarayacak şeyleri öğrenmesine fırsat vereceğiniz yerde, aklını çelmeye yarayan kör inançlar ve gülünç düşüncelerle oyaladınız onları… Eğer insanlar her zaman eşit bir eğitim görmüş olsalardı, ne olduklarını, kendi öz değerlerini uzun zaman bilmelerini engelleyen aptalca bir takım önyargıların kölesi olmazlardı hiç… Biz devrimi gerçekten ve yeniden yapmak istiyoruz diye, bize anarşist, fesatçı, bozguncu diyorlar. Bu bayların düzen dedikleri bir bakıma düzensizliğin ta kendisidir… Haydutluğu, şirretliği uluorta öylesine ileri sardırmışlardır ki, halkın sabrı tükenmiş ve artık hiçbir söze inanmaz olmuştur. Sanıyor musunuz ki bu iş böyle yürür?… Erdem ölmez; zorbalar baskılarda kendi kendilerini aldatırlar. Yok ettikleri yalnız bedenlerdir; iyi insanların ruhu sadece kalp değiştirir. Bir kalp dağılır dağılmaz o ruh başka varlıkları diriltir, onlar da başlar cömertçe yaşamaya ve başımıza geçen haydutların soluğunu kesmeye…

Yukarıdan beri okuduğunuz satırları, Babeuf’ün “Devrim Yazıları” adıyla dilimize çevrilmiş olan kitabından aktardım. Çan Yayınları’ndan olan bu kitabı, bütün okurlarıma salık veririm… Babeuf’ün “Açlığın Ölümü” (ve) “Soğuğun Ölümü” şarkıları bütün Paris kahvelerinde söyleniyor, dillerde dolanıyor… Babeuf  1848 ve 1871 ihtilallerindeki ruhun babası sayılmaktadır…”

23 Mayıs 1964 – Vatan... Yazı Mehmet Kemal’in “Devrim Yazıları” adındaki yazısıdır.

“Fransız Devrimi’nin kuramcıları arasında bulunan Gracchus Babeuf, endüstrinin ve kapitalizmin gelişmediği bir dönemde  -yani sosyalizmin bilimsel olarak ortaya çıkmadığı bir zamanda – devrimciliğin ve sosyalizmin savunucusu olmuştur…”  (Sonrasında Babeuf’ün devrimci görüşlerini aktaran yazar, yazısını şöyle bitirir. “Babeuf bunları iki yüz yıl kadar önce söylemiş, söyleyebilmiş kellesini verme pahasına. Sonra türlü devrimler olmuş, bu sözleri söyleyenler, söyleyebilenler çıkmış yine. Bizde de devrimler olmuş. Padişahı, halifeyi kovmuşuz. Cumhuriyeti kurmuşuz. Cumhuriyetin, soylu kişilerden kurulu bir parti için kullanıldığını görmüş, onları da devirmişiz. Sorarım size biz Babeuf’ün iki yüz yıl kadar önce söyleyebildiklerinin neresine ulaşmış ve ne kadarını gerçekleştirebilmişiz? Cevap verebilir misiniz bana?”

2 Kasım 1964 – Yeni İstanbul… İmzasız yayınlanan yazıda ki şu ibare dikkat çekicidir.

“Bir kızıl kitabın toplatılmasını protesto eden dokuz edebiyatçı dün nezarete alındı… 9 idareci ve üyenin izin almadan sessiz yürüyüş yaptıkları ileri sürülerek savcılıkça haklarında tatbikata geçilmiş, haklarında T.C. kanununun 142. Maddesine aykırı hareket iddiasıyla mahkemeye verilmeleri karar altına alınmıştır.”

3 Kasım 1964 – Yeni İstanbul… Bu kez Tarık Buğra imzasıyla bir yazı görürüz. Yazının başlığı “Üç Hadise”.

“Baböf hadisesi canımı sıkıyor. Yön dergisinin bezirgânlığına içerliyor, Moskova temaslarına… şaşırıp kalıyorum… Her beraat milyonluk bir reklamdır… Fikir hürriyeti, demokrasi mi dediniz? O halde dikenlerine katlanınız. Yönü de adı kadar belli olan dergi bezirgânlığın, tefeciliğin en yüzsüzünü yaptı ve artık kendisinin bile kıramayacağı bir şarlatanlık rekoru kırdı… Milli Savunma Bakanı İlhami Sancar uzun bir zamandan beri Batı Almanya’yı resmen ziyaret etmekte… Batı Bloku’nu Moskova dünyasından ayıran Rus işi “Utanç Duvarı”na bir çelenk koydu. Çelenk hürriyetleri peşinde can verenlerin hatırası içindi. Ve aynı saatlerde Ankara Moskova için şarkılar söylüyordu… Ankara’nın davulu lüzumundan fazla gümbürdüyor ve ısrarla yanlış nota vuruyor.”

5 Kasım 1964 – Düşünen Adam Dergisi *(Tercüman Gazetesi’nden aktarılmıştır) “Kalemiz İçten Yıkılıyor” başlıklı, Ahmet Kabaklı’nın yazısı.

“… Baböf (BABOEUF) dedikleri kim? Fransız İhtilali günlerinde yaşamış pek azgın politikacı, ihtilalci, anarşist bir komünist. O kadar ki, Marks bile yaka silkmiş ondan. Fikir adamı sanat adamı filan değil, düpedüz bir sokak isyancısı. Kanun kaçağı hürriyet ve mülkiyet düşmanı… Şimdi 180 yıl önce hükümet devirmelere kalkmış bu komünist baltacısının bir eseri, geçen yıl (neden icap ediyorsa) Türkçeye çevrilmiştir. Savcılık haklı olarak eserdeki, sonsuz zararlı, ihtilalci, anarşist sözleri incelemek lüzumunu duymuş, bilirkişiye havale etmiştir. Alemi kör ve kendileri kadar sersem sanan, bizim cehli başından aşkın yoldaşlar ise şimdi var hızları ile sütunlar dolusu Baböf’ü ve onun eserini övüyor savunuyorlar… Bilmemneciler derneğinin başkanı da “insanlığın özgürlüğü ve mutluluğu için hayatını vermiş olan bu büyük düşünürün dünyanın hiçbir ülkesinde kovuşturmaya uğramadığını” pervasızca ilan ediyor. Yalancı, dolancı hepsi. Çünkü Baböf, düşünür değil, komplocudur… Sanatın adını kirleten bu… kolların bize ettiklerini hiçbir düşman yapamaz… Değil mi ki, kale içinden yıkılmaktadır.”

6 Kasım 1964 – Son Havadis… Adviye Fenik’in “Bir Bu Eksikti” yazısı.

“Şimdi de bir Babeuf çıktı başımıza. Malum ilericilerin büyük derdi bu! Böyle zaman zaman, akla gelmeyecek bir mesele ortaya atarlar. Kendilerine göre çizdikleri hedefin çıkarlarını aramakta fayda görürler… Brecht’ten sonra, şimdi de Babeuf!.. Kim bu Babeuf? Neden bu kadar sinirli bu sözüm ona ilerici devrimciler?… Meselenin iç yüzü şu: Babeuf’ün bir eserini tercüme etmişler. Yayınlamışlar. Fakat bu tercümeler toplattırılmış! Babeuf’ün eseri nasıl olur da toplattırılırmış? Bu, 18. yüzyılın en büyük düşünürü… Onun eserini toplatmak ha? Basın özgürlüğü adına bu en büyük cinayet!.. Babeuf, düşünürmüş! Düşünür ama ne düşünürmüş? Fransız ansiklopedisini açınız. Babeuf kelimesine bakınız. İlk satırları şu: “1760’da doğmuş bir Fransız tahrikçisi! Doktrini bir nevi komünizm.” diyor, yirminci asır Laroussu. Sonra da onun ortaya attığı “Babouisme” doktrini hakkında tafsilat veriyor: Babeuf, yeni bir toprak kanunu tatbik ederek, servetler arasında eşitliği kurmak istemiş… İnsanlar, ne fakir, ne zengin olmalı imiş… Mal ve toprak edinmek, bir suçmuş!.. Toprak kimsenin değil, semereleri herkesinmiş… Bütün mallar müşterek olacakmış!.. İşte, büyük Fransız düşünürü diye tanıttıkları Babeuf  bu… Onun tercüme eserleri toplattırıldı, fikir hürriyetine darbe indirildi, diye Halk Partisi Kadıköy Gençlik kolu, protesto telgrafları çekiyor!… Babeuf’ün hatırasına tecavüz olundu diye, Taksim Abidesi’ne çelenkler konuyor!.. Babeuf… Babeuf… Maksat, bu tahrikçi düşünürü sevmekten ve basın özgürlüğünü korumaktan ziyade, onun kışkırtıcı düşüncelerinin reklamını yapmak… Başka türlüsü akla gelir mi?”

6 Kasım 1964 Ulus Gazetesi… Sadun Tanju’nun “Babeuf’ü Asalım” yazısı.

“Niçin, Babeuf zamanımızda bir defa daha mahkum edilmek istenmektedir? Türkiye’de Babeuf’ün yazılarından çeviriler yaptıkları için bazı yazarların takibe uğraması; bu takibi protesto ettikleri için tanınmış edebiyatçı ve yazarların mahkemeye sevk edilmesi, insana, 170 yılda iyice eskimesi gereken bir tahammülsüzlük gibi görünüyor. Şimdi mahkeme dolayısı ile o raporu ve savcılığın iddialarını dinleyeceğiz. 167 yıl sonra, Babeuf’ün Vendôme’de yargılanma sahnesini canlandırıyoruz. Belki de Babeuf’ü asarız!”

7 Kasım 1964 Milliyet… Çetin Altan’ın “Paris’ten Gelen Telgraflar” yazısından;

“… Birincisi şöyle diyor: “Babeuf çevirisinin yasaklanmış olduğunu hayretle öğrendik. Türk yazarlarının fikir özgürlüğüne saygı gösterilmesi hususundaki protestosuna tamamen katılıyoruz. Yazarlar Milli Komitesi adına Başkan Jaques Madaule.”… İkinci telgraf da şu: “Fransız Devrimi Filozofu Gracchus Babeuf’ün eserinin çevirisinin yasaklanmasından sonra derneğinizin idarecileri hakkında açılan kovuşturmayı öğrenen, Raymond Aron, Denis de Rougemont, Karl Jaspers, Robert Oppenheimer, İgnazio Silone öncülüğündeki Yazarlar ve Üniversiteliler Milletlerarası Kültür Özgürlüğü Teşkilatı Kongresi, sizlere sevgilerini ve beraberliklerini iletir. Milletlerarası Yürütme Komitesi adına Pierre Emmanuel.”

(DEVAMI VAR)

 

Bu habere henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir