İş dünyasında “kambiyo denetimi”endişesi yaşanıyor İş dünyasında “kambiyo denetimi”endişesi yaşanıyor
24 Haziran seçimleri, Türkiye’nin yönetim sisteminde köklü değişikliklerin yolunu açtı. Başkanlık Sistemi ile yönetilen ülkelerdeki bile eşi benzeri olmayan bir sistem bu… Çok büyük... İş dünyasında “kambiyo denetimi”endişesi yaşanıyor

24 Haziran seçimleri, Türkiye’nin yönetim sisteminde köklü değişikliklerin yolunu açtı. Başkanlık Sistemi ile yönetilen ülkelerdeki bile eşi benzeri olmayan bir sistem bu… Çok büyük yetkilerle donanmış Cumhurbaşkanının tek karar verici olduğu ve ilk kez Türkiye’de deneyimlenecek bir süreç yaşıyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanına ve Bakanlar Kurulu üyelerine başarılar diliyoruz.

Yeni sistemin siyasi sonuçları ilgi alanımızın dışında kalsın.

Biz konuya farklı bir pencereden bakalım.

Son 5 yılda yaşanan 6 seçimin yorgunluğunu üzerinden atamayan Türk ekonomisi, giderek derinleşen yapısal sorunlarına acil çözüm bekliyor.

Bu yazının yazıldığı sıralarda Dolar kuru 5 TL sınırında, Euro kuru 5.75 TL seviyesinde.

57,6 Milyar Dolara ulaşan cari açığın finansmanı hem giderek zorlaşıyor hem de finansman maliyeti artıyor. Özel sektör ve kamunun üzerindeki dış borç yükü 460 Milyar Dolara ulaşmış durumda. Gelecek bir yıl içinde çevirmemiz gereken borç yükü ise 230 Milyar Dolar…

Sayın Cumhurbaşkanının aynı zamanda damadı da olan Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanı olarak atamasının ardından, uygulanacak ekonomi politikasının da ipuçları alınmaya başlandı.

Bu sütunlarda, Türkiye’nin ürettiğinden fazlasını tüketmekten kaynaklanan sorunlarına sayısız kez değindik. Hem bütçe açığı hem cari açık veren Türk ekonomisinin bu “ikiz bela”dan kurtulmasının yolu ‘daha çok üretmek’ten geçiyor.

// DÖVİZ VARLIĞI

İş dünyası kulislerinde bu aralar çok sık konuşulur olan bir endişeyi de dile getirelim.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, geçen Mayıs ayında kambiyo rejimine ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuş, yazılı açıklama yapmış, “Kur rejimi, döviz tevdiat hesapları ve kambiyo rejimi başta olmak üzere hiçbir konuda, piyasa mekanizması dışında yöntemler asla söz konusu değildir” demişti.

Bu cümleler iş dünyasına kuşkusuz rahat nefes aldırsa da, “kambiyo rejimine müdahale olur mu” endişesi tam olarak giderilmiş değil…

Rakamlara bir göz atalım:

Merkez Bankası verilerine göre Haziran 2018 ayı sonu itibarıyla Türk bankacılık sektöründe toplam 199 Milyar 960 Milyon Dolar yabancı para mevduatı var. Bu mevduatın 187 Milyar 758 Milyon Doları mevduat bankalarında, 12 Milyar 202 Milyon Doları da katılım bankalarında bulunuyor. Bu rakamlara ABD Doları karşılığında açılan kıymetli maden depo hesapları da dâhil.

Kaba bir hesapla 1 Trilyon TL’lik bir döviz tevdiat hesabı büyüklüğünden bahsetmemiz mümkün.

Tabii bu rakamlara bankacılık sektörü dışında tutulan, halk arasında yastık altında olarak tanımlanan döviz varlığının dâhil olmadığının altını önemle çizelim.  Finansal sistemin dışında olan bu dövizlerin büyüklüğü konusunda rivayet muhtelif. Elimizde sağlam bir kaynak olmadığı için, sayısal veri vermeyelim.

// MÜDAHALE ENDİŞESİ

Şimdi gelelim yaşanan endişenin kaynağına…

Kabaca 200 Milyar Dolar büyüklüğündeki dövizin 95,3 Milyar Doları gerçek kişilerin, 58,3 Milyar Doları tüzel kişilerin, yani şirketlerin hesaplarında yer alıyor.

Bu hesapların, çıkarılacak bir kanun ya da kanun hükmünde kararname ile kambiyo denetimine tabi tutulması, yani belirlenecek TL karşılığı seviyesinde sabitlenmesi, döviz işlemlerinde kısıtlamaya gidilmesi, döviz alış verişinin devletin belirleyeceği TL değerlerinden yapılması bir dedikodu olarak fısıltı gazetesinin sütunlarında yer alıyor.

Eskiler, “şuyuu vukuundan beter” derlerdi. Yani bir ihtimalin dedikodusunun çıkması, kimi zaman gerçekleşmesinden daha kötü sonuçlar yaratabilir.

Türk ekonomisi için tahmin bile edilemeyecek sonuçlar doğuracağı belli olan bu dedikodu, 2000 yılında uygulanan “sabit kur rejiminin” farklı bir ad altında uygulanması demek. 2001 yılı Şubat ayında ekonomiyi son sürat duvara çarptıran hatalar zincirinin en önemli halkasının, sabit kur rejiminde yapılan akıl dışı ısrar olduğunu anımsatalım.

// ENDİŞELER DİNDİRİLMELİ

Maliye ve Hazine Bakanı Sayın Berat Albayrak ve ekonomi bürokrasisinin, bu endişeleri dindirecek somut söylem ve eylemleri hızla gerçekleştirmesi gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanının Mayıs ayında çok net ve keskin ifade ile kapattığı bu konunun yeniden açılmasını engelleyecek en önemli unsur, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı kuşkusuz. Para politikasının bu bağımsızlık iradesi ve bilimsel gereklilikler üzerine inşa edilmesi, Türkiye’ye olan güvenin ve yatırım ikliminin en temel dayanağını oluşturuyor.

“Çok yakında faizler düşecek, döviz kurları gerileyecek” ve benzeri açıklamaların, yapısal reform süreçlerinin sonuçları alınmadan gerçekleşmesi mümkün olmayacak. Hal böyle iken aynı iddiaların tekrar tekrar dile getirilmesi kafalardaki soru işaretlerini artırıyor.

Sayın Cumhurbaşkanının “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” önermesi ise endişelerin körüklendiği durumlarda hafızalarda hep canlılığını koruyor.

// DR. KUBALI’NIN ÖNERİSİ

Türkiye’nin belli aralıklarla girdiği döviz darboğazının çözümü ithalat ve ihracat arasındaki makasın kapanmasında yatıyor. Bu konuda Türk iş dünyasının çok yakından tanıdığı Ekonomist Dr. Ali Nail Kubalı’nın yaklaşımını okurlarımın bilgisine sunmak istiyorum. (Sayın Kubalı ile bugüne kadar pek çok haber çalışması gerçekleştirdim. 2008-2009 yılları arasında ise EGE TV’de birlikte ekonomi programı yapmış ve kendisinden çok yararlanmıştım.)

Sayın Kubalı, Türkiye’nin bütün ekonomi politikasını “ihracatı artırıp ithalatı azaltma” paradigması üzerine inşa etmesi gerektiğini savunuyor. “Türk ekonomisi büyüdükçe cari açık vermeye mahkûmdur” cümlesiyle hafızalara kazınan klişenin, ekonomiyi dış borç ve yüksek faiz sarmalına soktuğuna dikkat çekiyor Kubalı…

Önerisi ise “ihracata dayalı büyüme” modelinin sözde değil, özde uygulanmasıyla cari açığın enerji dışı kalemlerini disipline ederek, makul bir büyüme hızıyla makul bir cari açık rakamına ulaşmak.

Sayın Kubalı, ithalat-ihracat dengesini kısa vadede kurabilmek için şu önerilerini dile getiriyor:

“Türkiye’nin bütün ekonomi politikası ihracatı artırıp ithalatı azaltmaya yönelmelidir. Bunun kısa vadeli çözümü Türk Lirası’nı döviz karşısında ucuz tutmaktır. Döviz fiyatlarını bugünkü seviyesine yakın bir seviyede tutup istikrara kavuşturarak ihracatın artırılmasıdır. Pahalı TL ile ne ihracat yapılır ne ithalatla rekabet edilir ne de üretim artırılır. Türkiye, bugüne kadar uyguladığı sıcak paraya dayanan yüksek faiz politikasını terk edip dünya ve Türkiye kamuoyuna rekabetçi bir kur politikası izleyeceğini ilan etmelidir. Böylece ihracatçı bu kura güvenerek ihracatını yapabilir. Bunun uygulaması ihracatı artıracağından yerli üretimi teşvik edecektir. Bu da hem istihdam ve milli geliri artıracak hem de durgunluğu ortadan kaldıracaktır. Türkiye IMF’ye borcunu kapatıp IMF’nin boyunduruğundan çıkmıştır ama dış borç boyunduruğuna girmiştir.  ‘Döviz fiyatı yükselince enflasyon artar’ önermesi yanlıştır. İhracat arttığı zaman üretim artar, bu durum maliyetleri azaltır. Maliyetlerin düşmesi ise verimliliği artırır. Bu da ithalattan doğan enflasyonu dengeler. Türkiye’nin dış borçlarının artması ürettiğinden fazla tüketmesinden kaynaklanmaktadır. Bizim üretimimizi artırmamız lazım. Türkiye’nin ürettiğinden fazla tüketmesini, yabancı bankalar sonsuza kadar finanse etmez. Kendi üretimimizi desteklememiz gerekiyor. Bu da piyasa yoluyla olur. Dövizin geldiği noktadan aşağı inmeyeceği garantisinin piyasaya verilmesi gerekir.  Hemen akabinde acil çözülmesi gereken sosyal sorunlardır. Hukuk sisteminin ve mahkemelerin güven vermesi hem yerli hem de yabancı yatırımcılar için büyük önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi son dönemdeki tarafsız kararları ile bu güveni vermeye başlamıştır. Yargının tam anlamıyla bağımsız karar vermesi diğer sorunların çözümünü de beraberinde getirecektir.”

Sayın Kubalı’nın bugüne kadar yaptığı pek çok teknik uyarının gerçekleştiğini gördük. Son cümlesindeki “hukuk” vurgusu, yazılarımızda sürekli vurguladığımız “en önemli teşvik çağdaş hukukla teçhiz edilmiş ve toplum tarafından özümsenmiş demokrasidir” cümlemizin de çıkış noktasını oluşturuyor.

İŞ DÜNYASINDA VUCA ETKİSİ YAŞANIYOR

İş dünyası belirsizlik dönemlerinde karar almakta zorlanıyor. Döviz kurlarındaki akışkanlık; yatırım, istihdam, ihracat gibi kritik kararlarda temel belirleyici etken olarak öne çıkıyor. Zira her 100 Dolar ihracat yapabilmek için ortalama 65 Dolar ithalat yapılması gerekiyor. Bazı sektörlerde bu bağımlılık çok daha yüksek seviyelerde.

Yönetim sistemlerinde VUCA etkisi olarak adlandırılan bu türden durumlarda doğru karar almak giderek zorlaşıyor.  Değişken (Volatile), Belirsiz (Uncertain), Karmaşık (Complex) ve Muğlak (Ambiguous) durumların aynı anda yaşandığı süreçleri anlatan VUCA etkisine Türk şirketleri maalesef çok aşina. Son 30 yılda irili ufaklı pek çok kriz yaşayan Türkiye’deki şirketlerin yöneticileri, maharetlerini de sergileme imkânı buluyorlar.

Bugünün iş dünyası için “yeni normal” olarak tanımlanan VUCA’da ayakta kalabilmek için kendimizi ve yönetim sistemlerimizi bu yeni normale uydurmak zorundayız.

Bu elbette söylendiği kadar kolay değil.

Şirketlerin kurumsal yapılarının zorlayıcı koşullarda ayakta kalabilmeleri için “Organizasyonel Dayanıklılığa” da sahip olması gerekiyor. Ve tüm bu zorluklarla başa çıkabilen güçlü liderler öne çıkmaya başlıyor.

Şirketlerin bu noktada çok sayıda lidere ihtiyacı oluyor. Sadece Yönetim Kurulu Başkanı ya da profesyonel yöneticilerin liderlikleri kâfi gelmiyor. İş mükemmelliğine kendisini adayan, sorunları öngören, proaktif davranan, dünyayı izleyen, değişim trendlerinde kendisinin nerede konumlandığını gören, kendisini sürekli sorgulayan ve sorgulatan çalışanlar daha fazla öne çıkıyor.

Organizasyonlar, VUCA dünyasında hayatta kalabilmek ve gelişimlerini sürdürmek için zorluklarla başa çıkabilen güçlü liderler kadar, zorluklarla başa çıkabilen çalışanlara ve bu yetkinliği gelişkin takımlara da ihtiyaç duyuyor.

Çalışanların zorluklarla başa çıkma düzeyi performanslarını dolayısıyla da organizasyonun stratejik hedeflerine ulaşmasını ve karlılığını etkiliyor.

Zorluklarla başa çıkma düzeyi yüksek çalışanlar, iş hayatının belirsiz ve hızla değişen yapısı içinde üstün performans gösterebiliyor.

TEŞEKKÜRLER HABER TÜRK!

Haber Türk gazetesi 10 yıla yaklaşan yolculuğunu 5 Temmuz 2018’de sonlandırdı. Gazetenin veda sayısını bir solukta okudum. Bu duygusal ve samimi sayıya emek veren meslektaşlarımızın ellerine sağlık. Basın sektörü, belki tarihinin en büyük krizini yaşıyor. 2001 yılında Türk ekonomisini duvara çarptıran ekonomik krizde de en büyük hasarı basın sektörü görmüştü. Binlerce gazeteci işsiz kalmıştı. Ben de vardım onların aralarında.

Ancak bu kez durum çok farklı.

Yaşanan krizi bahane ederek “gazetecilik bitiyor” tezviratı yeniden ısıtılıyor. Bu tezviratı yapan ya da inananlara iyi niyetli bir önerimi kayıtlara geçirmek istiyorum:

Gazetecilik hep vardı ve var olacak. Mecralar değişse de doğru habere ve ahlaklı gazetecilere olan ihtiyaç dünya döndükçe sürecek. Bu hesap hatasını yapanlar hep mahcup oldu.

Şüphesiz ne gazeteler ne de gazeteciler layüsel değil. Hepimiz hata yapabiliyoruz. Özellikle de biz ekonomi gazetecileri bu riski taşıyor. Kimi zaman kaynaklarımız bizi hataya sürükleyebiliyor. Aynı durum Haber Türk için de geçerli. Yöneticilerinin işgüzarlığı yüzünden “Alo Fatih” diyaloglarına konu olan Haber Türk, son tahlilde sevapları ağır basan bir gazeteciliğe; hepimizi heyecanlandıran gazetecilik başarılarına imza attı. Bu başarıları alkışladık ve kimi zaman da imrendik.

Başta İzmir Bürosu’ndaki arkadaşlarımız olmak üzere emeği geçen tüm meslektaşlara en azından kuru bir teşekkürü esirgememek gerek.

Hepinizin yolu ve bahtı açık olsun.

Teşekkürler Haber Türk…

E-Posta: serkan@ibailetisim.com