Şairlerin çok farklı dünyaları olduğuna inanırım. Şair olamasa da insan, şair yürekli olabilir, diye avunurum. Bu hafta edebiyatın özel isimlerinden biri konuğum; Onur Behramoğlu....

Şairlerin çok farklı dünyaları olduğuna inanırım. Şair olamasa da insan, şair yürekli olabilir, diye avunurum. Bu hafta edebiyatın özel isimlerinden biri konuğum; Onur Behramoğlu. Zaten Herkes Bir Denizdir Doğuştan kitabını okuduktan sonra öyle büyük bir heyecan duydum ki onunla şiiri, edebiyatı konuşmak için. Ortaya bu güzel söyleşi çıktı.

IMG_7261

Öncelikle şiiri edebiyat değil başkaldırı saymandan başlayalım mı? Nasıl bir başkaldırıdır şiir, senin şiirin?

“Mısra benim haysiyetimdir” der şair, kapıdır mısra Arap dilinde. Oradan ‘beyt’e, eve girilir; parçadan bütüne. Evde, özünden-cevherinden ayrı düşmüş insanla çarpışırız; anlam duygusunu yitirmiş, uyuşturulmuş, günlük hayhuyda yitip gitmiş, insan olmak için gereken çabayı sarf edecek takati de arzusu da kalmamış olanla. Mısra, bize kanayan yarayı gösterdiği için haysiyet meselesi; şiir, insanlığa davet ettiği için isyankâr! Bir ayağı o haysiyet kapısındaysa şiirin, diğer ayağı boşluktadır. İki ayağı da yere basanlar başkaldıramaz, uçmaya yakındır başkaldırı, flamenko dansına yakın. Omuzlar kabarır, kollar uzar, bacaklar gerilir, tüm kaslarını duyar insan flamenkoda. Tutkuyla ileri atılır, geri çekilir, zerrelerine kadar duyar kendini; korkunç denilebilecek kertede erotik, liriktir varoluşu, infilak edip havaya uçacak gibi, kanatlanacak kartal gibidir. Orada, o anda doğan şeydir şiir, orada, o anda için için duyulan şey. Böyle haller düzyazıyla anlatılamaz, insanın canıyla beslediklerini ifade etmekte yetersizdir sözcükler. Alım satım işlerinde kullanıla kullanıla eprimiş dilden yararlanan değil dile yararlı olan bir başkaldırıdır şiir! “Benim şiirim” diyecek olsam yüzüm kızarır; üzerimizden silindir gibi geçen ne varsa tamamına direnip silinmeye karşı koyan izdir şiir, herkeste saklı duran yegâne temiz leke, tertemiz doğum lekesi… Bazısında durmaz, devinir, gelir gözlerine oturur; işte onlara şair diyoruz. Herkes bir meslek sahibi olmaya can atarken şairin mesleksizliğidir başkaldırı; her şey ve herkes olabilmesi, koca bir hapishaneye dönmüş dünyada kameranın görmediği yerde, piyasa dışında durabilmesidir.

FullSizeRender

ŞİİR BAŞKALDIRIDIR

Şairlerin hayatı daha derinlikli algıladığına inanırım. Seni tanıyınca bundan emin oldum. Peki yaşama bu kadar derinden bakıp ruh sağlığını korumak nasıl mümkün oluyor? Nasıl dayanıyorsun, direniyorsun olup bitenlere?

“Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına / Ölümden anlayan ciddi bir yaprak” diyor İsmet Özel. Kendini korumak isterken bile “ciddi bir yaprak” kapatıyor şair, “ölümden anlayan ciddi bir yaprak.” Bu, istese de kendini koruyamayacağı anlamındadır. Devamında, “Unutulacak diyorum iyice unutulsun / Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı / Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” diyor, kendi de bilirken hiçbir zaman unutamayacağını. Susmayan, unutmayan koskoca bir bellektir şair; zihnine-gövdesine yükledikleriyle devreleri yanmayacak kapasitede bilgisayar yapılmadı, yapılamaz. “Çocukların üşüdükleri anlaşılır bütün yaşadıklarından”, Mesih gibi sırtlanır ortak suçumuzu; “Bir güneş sayar kendini denizin karşısında.” Sığmazlıktır şair, patlamaya ramak kalmışlıkta yaşamaktır yirmi dört saatin tamamını, uykuda, rüyalarında bile. “Çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların dosyalara sığacağına inanmaz.” Dükkânlar karardıkça ışıldayandır o. Kimseler de tam manasıyla anlayamaz, “Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı” diyerek yaşayan biri olmak nasıldır ve ne demektir “hüznün o beyaz etrafı”, “hüznün o beyaz etrafına sakalların batması.” İşte tüm bunlar ve anlatılamayan, dile gelmeyen nice soylu yangından dolayı şiir kalbe dokunur, her iki anlamda da kalbe dokunur şiir…Yazı yazarak, denemeler-düzyazılar da yazarak delirmemeye çalışıyorum. Bunca mazlum böylesine soğukkanlılıkla öldürülürken, kıyılarımıza çocuk ölüleri vururken ve bunca yoksulluk, bunca haksızlık, bunca alçaklık varken delirmemeye çabalamanın da övülecek bir yanı yok lakin işte oğulları-kızları oluyor insanın, analık-babalık sorumlulukları oluyor, her koşulda umuda benzer bir şeyler duyduğu oluyor, inada benzer bir şeyler.

IMG_7452

ŞİİR KALBE DOKUNUR

Oğlunu en iyi şekilde yetiştirmeye gayret ettiğini biliyorum. Neler okuyorsun ona? Hayata dair neler öğütlüyorsun?

Öğüt vermeden örnek teşkil etmeye, daha iyi-daha özverili-daha çocuk-daha insan olmaya çalışıyorum. En sevdiği oyun arkadaşıyım, izlediği bütün çizgi filmlerin bütün karakterlerini tanıyorum. Kovboyculuk oynarken Kızılderililerin olumlu değerlerini ders verir gibi anlatmak yerine, her bir Kızılderiliye beraberce isimler koyarken onlara yakınlık duymasını sağlamak daha etkili oluyor.  Yıldız Savaşları’nı izledikten sonra ışın kılıcı savaşına tutuştuğumuzda, ihtirasına yenik düşüp karanlık tarafa geçen ve elbette tüm çelişkili karakterler gibi son derece çekici olan Anakin’i değil daima iyide-doğruda kalabilen Obi wan Kenobi’yi ya da bilge Yoda olmayı seçen bir baba, merak uyandırıyor. Peter Pan da okuyorum ona, Red Kit de. “Aziz Dededen masal okuyalım mı?” dediğimde koşarak geliyor, başını göğsüme yaslayıp pür dikkat dinliyor ya, gönlümün bütün Nobellerini veriyorum Aziz Nesin’e…

Kitabında düz yazı ile şiirin farkını ‘Seni Seviyorum’ cümlesi üzerinden ele aldığın yer harika. Bir şairin kelimelere kattığı anlam beni büyülüyor. Seninle kelimeleri konuşalım mı, sende nasıl cümleye dönüştüklerini… Mesela, “çocuk, ölüm, ilk aşk, ayrılık, hasret”… Bunları senin cümlenle okusak?

“Seni seviyorum”: Düzyazı, “Bir yağmur yağsa beraber ıslansak”: Şiir. Bunu sevmen beni mutlu etti. Herkes ikincisini yani aslolanı, şiiri seçse, dünya daha iyi, güzel, sevinçli bir yer olacak.

Çocuk: Yangında ilk kurtarılacak.

Ölüm: Tek başına yaşanılacak.

İlk aşk: Unutulmuyormuş gibi unutulacak.

Ayrılık: “Sevilen bir çocuk gibi içimizde büyüyecek.”

Hasret: Mecburuz, çekilecek.

IMG_7454

Kitabında birçok şaire selam ediyorsun. Ustaları senden okumak beni farklı düşüncelere sevk etti. Birçoğunu yeterince tanımadığımı fark ettim örneğin. Sen bir şairin şiirini nasıl incelersin, hayatını bir kenara koyarak sadece yazdığına mı odaklanırsın yoksa bir şairi yaşamından, ideolojisinden ayırmak zor mudur?

Şairin hayatı şiire dahildir, ayrılamaz. Bir kişiyi şair sayıyorsam sever, ruhuma yoldaş sayar, ona dair yazılmış ne varsa okur, öğrenmek isterim. Örneğin Sezai Karakoç’un ideolojisi beni hiç ilgilendirmiyor ama şiiri başımın tacıdır. Şairin ideolojisi şiiri için özel bir avantaj ya da dezavantaj değil, ya da Gezi’de duvara yazıldığını gördüğümüz “Yazacak slogan bulamadım” cümlesi aslında bizatihi son derece politik zira mevcut “Kahrolsun-Yaşasın!” cenderesine başkaldırıyor. Şems-i Tebrizi’nin sözüdür: “Vicdanıyla meşgul olan kişi Kur’an’ı ezberinde tutamaz.” Ben Marksist olabilirim ama vicdanım varsa, ezberim olamaz Marksizm. İlk insanla, on binlerce yıl önceki ilk insanın ilk çığlığıyla başlamıştır şiir, insanın hiçbir zaman tam olarak açıklanamayacak taraflarıyla, bilinçaltıyla, çocukluğuyla bağlantılıdır. Şefkatle, sevgiyle, aynı avuntusuz kederi duyduğum bir kardeşe bakar gibi bakıyorum şaire, şiire. Sorunun yanıtı aslında tek sözcük: İncelemem. Şair sayıyorsam, şiirini incelemem, kalbimde duyarım.

TÜRKİYE İÇİN

Dağlarca ile tanışman, sana kitabını imzalarken kurduğu cümle seni çok etkilemiş. O kuşakla bizim aramızdaki en keskin fark sence nedir? Yitirdik mi bir şeyleri?

Dağlarca, Türk şiirinin başyapıtlarından ‘Çocuk ve Allah’ı, güçlükle kalem tutan elleriyle “Türkiye İçin” diyerek imzaladı bana. Bizim kuşağımızda şiir kitabını “Türkiye İçin” imzalayacak kimseler yok, işte bunu yitirdik. O adanmışlığı, feragat-i nefs duygusunu, toplumsal yarar uğruna bireysel özveriyi. Yitirdiklerimizi kazandıklarımızla dengeleyebilmemizi dilerim.

Gezi zamanı Turgut Uyar’ın yeniden hatırlanması gibi, bu dönemde hatırlamamız gereken şairler kimler dersin?

Tevfik Fikret’i hatırlayabiliriz, hem İttihat ve Terakki’ye hem Saray’a meydan okuyan şiirlerin uzlaşmaz şairini. Çok iyi bildiğimizi sandığımız için gereğince okumadığımız Nâzım Hikmet’i, bir onu hatırlasak, unuttuğumuz ne varsa hatırlatacak güçtedir şiiri. Düşüncenin yerini inançların-kalıpların-hezeyanların aldığı bir çağda “Ben de birkaç kez düşünmüşümdür” bilgeliğindeki Melih Cevdet Anday’ı, kötülük kol gezerken “İyilik… Ürperişi vücutta ruhun” diyen  Ziya Osman Saba’yı hatırlasak… Birkaç dizesini alıntılayarak kavradığımızı sandığımız Turgut Uyar’ın şu dünyada gelmiş geçmiş en büyük şairlerden biri olduğunu anlayacak denli okusak, okusak, okusak…

Sence bizi yönetenler hangi kitapları okumuş olsalardı şu an farklı bir Türkiye olurdu?

Pal Sokağı Çocukları’nı okusalar, oradaki Nemeçek karakterini içtenlikle sevseler yeterdi. Şeker Portakalı’nı, Küçük Prens’i, Pinokyo’yu okusalar; kulaklarına masalların fısıldandığı, şiire değer verilen, türküler söylenen evlerde büyüseler yeterdi. Aya ayak basmış ilk insanın Jules Verne olduğunu algılayabilecek bir donanımla yetişseler, böyle üçüncü sınıf bir taşra kasabası döküntülüğünde kalmazdı yurdumuz.

Yeni kitap çalışman var mı?

Çok sevdiğim İsrailli şair Yehuda Amihay’ın şiirlerini çevirdim, Tekin Yayınevi’nin ‘Dünya Şiir Okyanusu’ dizisinden yayımlanmasını bekliyorum. 2016 yılının sonlarında, edebi-politik yazılarımdan oluşan ikinci deneme kitabımı yayımlamayı düşünüyorum. ‘Asit ya da İksir’ ile ‘Senden Öğrendiğim Şarkılar’dan sonra üçüncü şiir kitabım için şiirler yazabilmeyi umuyorum. Belki öykü, hatta roman yazmaya kalkışırım kendimi şaşırtmak için, kim bilir…

Telefon konuşmalarına senin de benim gibi alışamadığını okuyunca aklıma düştü. Zamanın ruhu ile insanın ruhu ayrı düşebiliyor sanki. Peki bu dönemin ruhunu yakalamak gerekli mi bir yazar/şair için?

Dönemin ruhunu yakalamak gerekli olsaydı sen bana bunca soruyu sormaz, “Slm Onur, Nbr?” der, beş dakika içinde yanıt vermesem alınır, kızardın. Ama bir yanıyla da dönemin ruhuyla uyuşacak ve bu söyleşimiz gazetede yayımlandığında, onu sosyal medyada da duyuracağız. Zamanın ruhu ise başka şey, onu yakalamalıyız, hem de her an. Çocukken zaman kavramımız, orta yaşlarımızda zamanımız, yaşlanınca zaman yok. Şimdi, zamanımızın olmadığı demlerimizdeyiz. Sonra, zaman olmayacak. Aradığımızsa, zaman kavramımızın olmadığı, varlığımızın her şeyle büyülü bir âhenk içinde raksettiği  o altın çağ, çocukluğumuz. “Zaman sensin” diyor Aragon, Elsa’ya. Demek ki aşkı duymalı, âşık olmalı, unutmalıyız zamanı. Ben yazarken de aşk halinde oluyor, unutuyorum… ve tam da o uçsuz bucaksız unutuşta duyuyorum, sahiden duyulacak ne varsa. Dönem ruhuna meydan okuyan eşsiz güzellikteki sorularınla bana zamanı unutturduğun için çok teşekkür ederim Gülşah.