Ruhi Su’yu 32 yıl önce kaybettik – 1 – Ruhi Su’yu 32 yıl önce kaybettik – 1 –
“ÇOCUKLAR YA ÇOK AZDI YA ÇOK AĞLAMAZDI / YA DA AĞLAMAYA VAKİT KALMAZDI” “Hangi türü olursa olsun sanat bir eylemdir. Sanatçının düşüncesi de, sevgisi... Ruhi Su’yu 32 yıl önce kaybettik – 1 –

“ÇOCUKLAR YA ÇOK AZDI YA ÇOK AĞLAMAZDI / YA DA AĞLAMAYA VAKİT KALMAZDI”

“Hangi türü olursa olsun sanat bir eylemdir. Sanatçının düşüncesi de, sevgisi de sanatında belli olur. Devrim sözcüğünden, uygarlığa, özgürlüğe ve insanca yaşama yönelik çabaları anlıyorum. İster hazırlayıcısı, ister yansıtıcısı olsun, sanatın da, sanatçının da hem bu çabaların içinde, hem de bu çabaların sonucu olarak var olması gerekir.”

 

1912 yılında Van’da doğduğu yıllarda Doğu’da Osmanlı-Rus Savaşı bütün acımasızlığıyla sürmektedir. Arkasından gelen 1. Dünya Savaşı cephelerde ölen binlerce insanın yanı sıra binlerce yuvayı da yıkmış ya da darmadağın etmiştir.

İnsan hayatının ucuzladığı bu günlerde daha çocuk yaşta yuvası dağılıp ortada kalanlardan biri de asıl adı Mehmet olan Ruhi Su’dur. Kendi deyişiyle, “1. Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı” bir çocuktur Ruhi Su, annesini ve babasını hiç tanıyamayan bir çocuk…

10 yaşına dek ona sahip çıkan yoksul bir ailenin yanında kalır. Çocuğu olmayan bu aileyi, Ruhi Su amcası ve yengesi bilip, öyle çağırır onları. Böyle hatırlar yıllar sonra anılarını bir gazeteciye anlattığında…

Mehmet altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilir. Bu işgalin ardından Adanalılar, “Kaç-Kaç Yılları” diye bilinen günlerde Toros Dağları’na sığınırlar. Bu aslında büyük  bir göçtür. Mehmet de amcası ve yengesiyle bu göçün içindedir. Sonraki günlerde, bilinmez neden, puslu bir zaman diliminin ardından küçük Mehmet’i Adana Öksüzler Yurdu’nda görürüz.(*O zamanki adıyla dar-ül eytam.)

Yurdun müzik öğretmeni Mehmet Tahir’in okula keman alması sonucunda 4.sınıfta keman öğrenmeye başlar Ruhi Su. Yani Adana Öksüzler Yurdu’nda tanışır müzikle… Sonraki yıllarda müzik tutkusu hiç bilmediği anasının elleri gibi yumuşacık onun saçlarını okşayacak, ona Anadolu kokan halkın bereketli memelerinden sütler verecek, âşık olunca türkü söyletecek, bu türküyle onu işkence odalarında dimdik ayakta tutacak, işkenceyi yendiği gün gene türkü söyletecektir.

“Okulda marşlar söyleyen bir gruba seçilmiştim. Öğretmenim Mehmet Tahir, okula kemanlar aldırarak birkaç arkadaşımla beraber beni de kemana başlattı. Müziğe yönelişimin en önemli adımıdır bu. Yıl 1924-1925.”

On yaşında Adana Öksüzler Okulu’na gitmeye başlayan Ruhi Su; 1926 yılında dönemin Savunma Bakanı Recep Peker tarafından “Bütün öksüz çocukların zorunlu olarak askeri liselere gideceği” bildirisi yayınlanınca, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’nde okumaya başlar. Ancak Ruhi Su, askeri okulda okumak istememektedir. Onun gönlü müziktedir. Ama devlet öksüzünün ne istediğiyle çok da ilgilenmez. “Onun için en hayırlısı budur” der, geçer.

Okuldan kaçar sahte bir kimlikle Ruhi Su. Yakalanır ve ilk hapsi orada, daha çocuk sayılacak bir yaşta görür. Askeri okul günleri sancılıdır. Bir gün de keman çalarken okul komutanına yakalanır Ruhi Su. “Ne yapıyorsunuz? Bu ne rezalet?” çığlıkları atan okul müdürünü hiç anlamaz çocuk kemancı. Onu hiç anlamaz ama komutanın kemanını alıp yere atarak ayakları altında parçaladığını da hiç unutmaz. Kırılan sadece bir keman değildir; sanata tutkun genç bir insanın umutlarıdır da… Okul komutanının ‘iş işten geçtikten sonra’ Mehmet’in yanına gelerek kemanının parasını vermeye çalışması, Ruhi Su’nun hafızasında kara bir fotoğraf olarak kalır.

 

Askeri okulun hayatındaki diğer bir etkisi de; asıl adı ‘Mehmet’ olan Ruhi Su, İstanbul’daki Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gelince, Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi arkadaşlarıyla birlikte isimlerini bırakarak ‘kibar’ isimler almaya karar verip, kendine uygun bulduğu ‘Ruhi’ ismini burada almış olmasıdır.

“O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdu’ndan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi’nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum ‘İltihabı üzeynden dolayı mektebe devam edemez’ diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye ‘Yerimiz yok, alamayız’ diye cevap geldi.”

Çürüğe çıktığı için askeri okulla ilişkisi kesilen Mehmet Ruhi Su, Müzik Öğretmen Okulu’ndan da istediği yanıtı alamayınca Adana Öksüzler Yurdu’na geri gönderilir. Artık lise çağındadır ve parasız bir okul olan Adana Lisesi’ne kayıt yaptırır. Okulda teneffüslerde keman çalmaya devam eder.

O sıralarda Adana’da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktadır ve filmlerin önünde de küçük bir de orkestra vardır. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapmaktadır. Orkestradaki Avusturyalı Ervix adlı keman sanatçısı, Adana Öğretmen Okulu’nunda da keman öğretmenidir. İlk klasik Batı müziği parçalarını ondan öğrenir Mehmet Ruhi Su.

Aklı Ankara Müzik Öğretmen Okulu’ndadır, hiç vazgeçmez bu tutkusundan. Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nun giriş sınavı yapılacaktır. Arkadaşları aralarında para toplarlar ve Ruhi Su Ankara’ya sınavlara katılmaya gider.

“Ankara’ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ‘ne çalarsın’ diye sordular, ben de ‘morsolar’ (*parçalar) dedim. ‘Bir konçerto çal’ dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum. Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı başarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin’in : ‘Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli’ teklifine, tüm öğretmenler katıldılar.”

Böylece Mehmet Ruhi Su, sonunda Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nu kazanmayı başarır. Ancak, gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla… O ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak eder. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için “Su” soyadını alır ve adı Mehmet Ruhi Su olur.

 

 

(Meraklısına Not; 1924 yılında kurulan Ankara Cebeci’deki Muallim Musiki Mektebi, Mustafa Kemal’in kuracağı Devlet Konservatuarı’na (1934) kadar müzik öğretmenlerini yetiştirdi. MMM, Mimar Egli tarafından, 1934 yılında tam donanımlı konservatuar binasına dönüştürüldü. Çok sesli müziği bu konservatuardan mezun olan öğretmenler ülke genelinde eğitim kurumlarına yaymaya başladılar. Ruhi Su bu konservatuarın ilk mezunlarındandır.)

Ruhi Su, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte 1936 yılında “Müzik Öğretmenliler Korosu” adıyla bir koro kurar. Bu koronun başına da, hocaları Ahmet Adnan Saygun’u getirirler. Koronun adı, döneme ait belgelerde “Ses ve Tel Birliği Korosu” olarak da geçer. Bu, çok sesli çalışmalar ve koro kültürünü ülkemize getiren Ruhi Su’nun ilk koro çalışması olarak tarihe geçer.

Müzik Öğretmen Okulu’ndan, ‘Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrası’na, yani şimdiki adıyla, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na seçilerek orada keman grubunda çalışmaya başlar. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak da, Ankara İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde çalışmaktadır.

Bazı insanları ötekilerden ayıran bir fark vardır, o da inandıkları ve amaçladıkları uğruna her tür baskıya göğüs germe, yılmadan mücadele etme kararlılığıdır. Ruhi Su’nun hikâyesi buna en iyi örneklerden biridir. O yoksul çocukluğunu müzik tutkusuyla anlamlı bir yaşam mücadelesine dönüştürmeyi başarmış, inatçı bir öncü sanatçıdır. Ürkütücü acılar çektiği çocukluğunu hiç unutmayan biri…

“Bir sesim vardı benim

Bin sesim olsa n’olacak

Çocukların sesiyle adam vurulmaz

Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına.

Şimdilerdeki gibi anımsarım

İkiz bebeklere benzerdi ekmekler

 Püren çalısında pişer

Püren balı gibi kokardı

 Biz oldum olası ekmekle doyarız da

Çocukluğum geldi aklıma.

Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk

Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde

 Pelit, ekmek ağacı

Harnup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney’de

 Çocuklar ya çok azdı ya çok ağlamazdı

Ya da ağlamaya vakit kalmazdı

Hastalık lekeli humma

 İlaç kınakınaydı

 Gitsin, gitsin de gelmesin

 Çocukluğum geliyor aklıma.”

(5.2.1977 – Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Seferberlik” adlı şiirinden alıntı)

1936 yılında yeni kurulan konservatuvarın Tiyatro, Şan ve Müzik bölümlerine öğrenci alınır. 4 genç, ülkemizde geleneği olmayan Opera Kısmı’nın Şan Bölümü’ne seçilirler: Mesude Çağlayan, Rabia Erler, Süleyman Güler ve Mehmet Ruhi Su…

1984 yılında 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Yetenek Sınavlarına girerken (*Henüz 17 yaşında bile değildim.) sözlü sınavda sorulan bütün soruları bilmiş, sadece bir tane soruya yanıt verememiştim. O da, ülkemizin ilk erkek opera sesinin kim olduğuydu?… O günden beri asla unutmadım bu sorunun yanıtını. Şimdi, 33 yıl sonra, bu soruya yanıt verirken içimde ince bir sızı var. Ben 17 yaşında bunu onca öğretmenin önünde yanıtlayamamanın acısını hâlâ unutmamışken, şimdi sokağa, amaçsız ve cehaletiyle anlaşmış binlerce genç insana bakıyorum da… gözlerimi kör edesim geliyor. Elbette ki o soruda sorulan, ilk erkek opera sesimiz, -şimdi yanıt veriyorum sevgili öğretmenlerim- basbariton Ruhi Su’dur. Su, konservatuvarın yüksek bölümünden 1942 yılında mezun olur. Bu günlerden ilginç bir ayrıntıyı notlamadan geçmemeliyim. Ruhi Su, konservatuvarın son sınıfındayken saz çalmayı öğrenir. Bunu ben şöyle okuyorum; her ne kadar Batılı bir eğitim almış olsa da, kendi toprağının seslerine yabancı olmayan Ruhi Su, Torosların sesini unutmamıştır. Oradaki acının sesini, kartalların, yeşil kertenkelelerin, çatır sıcağın ve işgal edilmenin yüreğini acıtan sesini unutmamıştır. Anadolu halkı acısını da, sevincini de saza yükler bin senelerdir. Kendi kültürünü bilmeyen evrensel kültüre nasıl ulaşır ki?

“… Türkülerden hiç kopmadım. Müzikteki bilgim, görgüm arttıkça, dünyaya bakış açım geliştikçe, türkülere daha da çok bağlandım. Bazı türkülerin eşliksiz söylenemediğini, ancak eşlikle tamamlandığını gördüğüm için sazı da öğrenmeye karar verdim…” (Atilla Özkırımlı’nın Ruhi Su’yla yaptığı 15 Mart 1985 tarihli söyleşiden.)

Konservatuvarı bitirenler 1940-1944 yılları arasında, Tatbikat Sahnesi’nde Prof. Carl Ebert yönetiminde gösterilere çıkarlar. O günlerde sahne alan Tosca Operası, Ruhi Su için gerçek bir yaşam okulu olur. Ama Tosca’nın yazımıza konuk olmasının başka bir nedeni daha var.

Puccini’nin Tosca Operası’nın ikinci perdesini Prof. Carl Ebert sahneye koymaktadır. Tatbikat Sahnesi ile Devlet Opera ve Balesi’nde Türkçe’ye çevrilen operalar oynanıyor. Tosca Operası’nı Çankırı Hapishanesi’nde yatmakta olan Nâzım Hikmet Türkçe’ye çeviriyor. Tosca rolünde de, Berlin Müzik Akademisi’ni üstün dereceyle bitiren Dramatik Soprano Semiha Berksoy var.

Bilinen bir şeydir; Nâzım Hikmet’in Tosca operasını Türkçe’ye çevirmesini sağlayan Semiha Berksoy’dur. Tosca Operası, Mustafa Kemal, Sofya’da askeri ataşe iken Sofya Operası’ndan izlediği (1913)ilk opera olma özelliği de taşır tarihimizde. Mustafa Kemal’in askerlik arkadaşı ve Sofya Büyükelçisi Ali Fethi Bey anılarında; özellikle ikinci sahnede hapiste olan sevgilisini kurtarmak için emniyet müdürü ile görüşen Tosca’nın, anlaşamadıkları ve emniyet müdürünü özgürlük için sırtından vurdurarak öldürdüğü; ardından her ikisinin de idam edildiği sahnede Mustafa Kemal’in gözlerinin yaşardığından söz eder. Ruhi Su işte bu Tosca’da rol almıştır.

(Meraklısına not; Ruhi Su ve Nâzım Hikmet’in yolları ilk kez burada kesişmiş olsa da, bu buluşma burada kalmayacak; sanat tarihimizde, Nâzım şiirlerini ilk besteleyen kişi olarak da Ruhi Su tarihe geçecektir. İlk olarak, Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndaki “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan…” diye başlayan şiirini “Süvarinin Türküsü” adıyla 1950 yılında besteleyen Ruhi Su, sonraki yıllarda Nâzım’ın birçok şiirini daha besteleyecektir.)

Kısa süren opera yaşamında Mozart’ın Bastien- Bastienne, Giuseppe Verdi’nin Maskeli Balo, Mozart’ın Figaro’nun Düğünü, Puccini Madam Butterfly, Smetana’nın Satılmış Nişanlı, Beethoven’ın Fidelio gibi ünlü operalarında basbariton rollerine çıkan Ruhi Su, opera çalışmalarını sürdürürken (1942-1952) aynı dönemde Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu’nda ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenliği  de yapar. Gerek görev yaptığı ortaokulda ve gerekse şan derslerinde halk türkülerini öğrettiği Hasanoğlan Köy Yüksek Enstitüsü’nde çalıştığı yıllarda, yeni bir anlayışın ilk denemelerini yapmaya başlar. Batılı vurgular ve opera sesiyle Anadolu halk türkülerini yorumlamak… Hatta Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenliği yapan Âşık Veysel’le bir anısı bu konuda karşılaştığı zorlukları göstermesi adına ilginçtir.

Âşık Veysel, Ankara’da, Ahmet Kutsi Tecer’in konuğudur. Davette bazı dostlarıyla birlikte, Ruhi Su da bulunur. Ruhi Su’nun yeni yeni türkü söylediği yıllardır. Kendini bir usta karşısında sınamak düşüncesiyle, birkaç türkü söyler. Sonunda orada bulunanlarca ortaya ‘Nasıl buldun Veysel?’ diye bir soru atılır. Veysel’in yanıtı: ‘Efendim, dağlarda kır çiçekleri olur, onu alır şehre getirirsen, güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir, geliştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur, ama o eski kokusunu bulamazsınız’ şeklindedir.

Ruhi Su, Veysel’in benzetmesinden biraz alınır. Buna karşılık o da ‘İşimin yanlış olmadığını biliyordum. Aldığım müzik kültürü, ses eğitimi içinde görevim zaten işte o ‘başka çiçeği’ bulmaktı, o gelişmiş ‘başka çiçeği’ der.

(Meraklısına not: Bu görüşme 1941 yılında Ankara’da, Ahmet Kutsi Tecer’in evinde gerçekleşmiş. Toplantıda; Ahmet Kutsi Tecer, Cevat Dursunoğlu, Tahsin Banguoğlu, Bedrettin Tuncel ve Muzaffer Sarısözen de bulunmuşlardır. Ruhi Su, sanki Âşık Veysel onu beğenmemiş gibi algılanan bu anıyı, yıllar sonra 26-30 Mart 1973 tarihinde, Milliyet Sanat Dergisi’nde, Erhan Akyıldız imzasıyla yayınlanan söyleşisinde şöyle işaretler: “… Veysel’le ilişkilerim ölünceye kadar sürdü. Köy Enstitüleri’nde birlikte çalıştığımız zamanlar bu ilk konuşmayı hatırladıkça Veysel çok üzülürdü.”)

(DEVAM EDECEK)

 

 

Bu habere henüz yorum yapılmamış.

İlk yorumu siz yapın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir