Vera Fedorovna Komissarzhevskaya -2- Vera Fedorovna Komissarzhevskaya -2-
Anton Çehov’un martısı: “Bir martıyım ben… Yok, değil, aktristim. Ah, evet! (…) İnancımı yitirdim yavaş yavaş, hevesim kalmadı… Sonra aşkın getirdiği sorunlar, kıskançlıklar, yavrum... Vera Fedorovna Komissarzhevskaya -2-

Anton Çehov’un martısı:

“Bir martıyım ben… Yok, değil, aktristim. Ah, evet! (…) İnancımı yitirdim yavaş yavaş, hevesim kalmadı… Sonra aşkın getirdiği sorunlar, kıskançlıklar, yavrum için duyduğum sürekli korku… Ufaldım, zavallılaştım, boş bir kalıp gibi oynamaya başladım sahnede… Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyor, ayakta düzgün durmayı beceremiyor, sesimi denetleyemiyordum… İnsanın çok berbat oynadığını hissetmesi ne korkunç şeydir bilemezsiniz! Bir martıyım ben. Yok, değil. Anımsıyor musunuz, bir martı vurmuştunuz. Günün birinde bir adam geliyor, görüyor onu ve yapacak başka bir işi olmadığından kıyıyor ona… Küçük bir hikaye konusu… Yok, bu da değildi söylemek istediğim… Ne diyordum?.. Sahneden söz ediyordum, evet. Şimdi öyle değilim artık… Şimdi gerçek bir aktristim, zevk duyarak, coşkuyla oynuyorum; kendimden geçiyorum sahnede ve çok güzel olduğumu hissediyorum… Burada olduğum şu günlerde de yürüyorum hep, yürüyor ve düşünüyorum… İçimdeki bir gücün gelişip büyüdüğünü hissediyorum git gide… Kostya, yazmışız ya da sahnede oynamışız, fark etmez, anlıyorum ki bizim bu işlerde başta gelen şey, parıltı, şöhret filan gibi benim hayal ettiğim o şeyler değil, sabredebilme yeteneğidir… Kaderine katlanmasını bil ve inançlı ol.. İnanıyorum ben ve o kadar çok acı çekmiyorum şimdi… Bir görevim, bir amacım olduğunu düşündüğümde, hayattan korkmuyorum…“

Anton Çehov’un Martı oyununda Nina rolünü canlandırırken böyle diyen Vera Fedorovna Komissarzhevskaya’nın hayatına baktığımızda hiç de kaderci, boyun eğmiş ve amaçsız biri olmadığını görürüz. 8 Kasım 1864’te St. Petersburg’da doğan oyuncunun ailesi de sanatla iç içe olan bir ailedir. Mariinsky Tiyatrosu’nda hem müzik öğretmeni, hem de aktör olan baba Fedor Komissarzhevsky’nın ve solist anne Vera Maria Nikolaevna Shulgin’in üç kızından biridir Vera. Büyük abla Olga, ortanca kardeş Nadia ve en küçük kardeş Vera Komissarzhevskaya….

Vera’nın diğer kardeşlerinden farklı, özel bir yeteneği vardır; olağanüstü bir sese sahiptir. Belki de bu becerisinin, daha çocukluğunun ilk dönemlerinde Mariinsky Tiyatrosu’nun perde arkasında oturup babasının provalarını izlemekle bir ilgisi vardır, kim bilir?

Babası, özellikle besteci Mussorgsky başta olmak üzere ünlü aktörler, şarkıcılar ve bestecilerle haşır neşir bir adamdır. Onun çalıştığı ya da bulunduğu her yer sanat adamlarının başlıca uğrak yeridir. Bu sanat toplantılarına daha sonra ürettiği tiyatro kuramıyla tarihe geçecek olan Konstantin Stanislavski de katılmaktadır. Komissarzhevsky  çifti, Fedor ve Maria Nikolaevna, sanat konuşulan toplantılar düzenler; küçük oyuncu Vera’da, düzenlenen bu ev toplantılarında sık sık konukları eğlendirmek için tiyatral performanslar yapar, şarkılar söyler. Harika bir hafızası vardır. İlk okumadan sonra şiirleri hatasız bir şekilde ezberine alabilmektedir küçük Vera. Dikkatlidir ve hayatla bu biçimde ilişki kurmanın tadını o gencecik yaşında keşfetmiştir. Dikkatin, bir oyuncu için ölümcül derecede önemli olduğunu o yaşta bilmektedir sanki.

10 yaşında Obolensky’de, yatılı bir okula verirler Komissarzhevskaya’yı. O cin gibi coşkulu çocuk, bir anda dalgın ve mutsuz bir çocuğa dönüşür. Öğretmenleri onun için ‘zeki ama tembel, dikkatini toplayamayan bir çocuk’ saptamasıyla, ailesine mektuplar yazarlar. Sanat adamı baba, çocuğunu o okuldan alıp, daha mutlu olacağına inandığı İvanovo Yatılı Kız Okulu’na verir. Ancak burada da beklentisini bulamaz küçük oyuncu.

Tam da bu sırada, ailenin temel direği olan, varlıklı büyükanne Komissarzhevsky’nin ani ölümü her şeyi birbirine katar. Vera İvanovo’da, kız kardeşleri Olga ve Nadia, Vilna Yatılı Kız Enstitüsündedir. Okulların masrafı büyükanneden kalan mirasla bir süre karşılanır ama tanınmış baba Komissarzhevsky’nin, köklü Litvanya ailelerinden biri olan Kurtseviç’lerin kızıyla girdiği gönül macerası işi içinden çıkılmaz bir hale getirir. Anne Maria Nikolaevna boşanma davası açar. Baba, boşanmanın ardından Prenses Kurtseviç’le evlenir.

Ekonomik olarak çöken ailenin tek kurtuluş yolu, cesareti kadar güzelliğiyle de tarihe geçen Vera Komissarzhevskaya’nın varlıklı bir soyluyla yapacağı evlilik gibi görünür gözlerine. 1883 yılında, 19 yaşının bütün hazinelerini üstünde taşıyan Vera Fedorovna, babasının tüm engel olma çabasına rağmen, Kont Vladimir Muravyev ‘le evlenir. Ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardır; Vera bir ev kadını olmak değil, sahnelerde kendisini sanatla ifade etmenin düşlerini kurmaktadır. Geleneksel aile bağlarının zehirli yaptırımları ve anlamsızlık onu boğmaktadır. Kont Muravyev sürekli içki içmekte ve Vera’dan geleneğin kadını olmasını beklemektedir. Tartışmaların sonu gelmez bir türlü. Çok geçmez, bu sıkıntıyı başka kadınların sıcağında gidermeye çalışır Kont; tam bir geleneksel tavırla…  Komissarzhevskaya’nın yarası şimdi köpüre köpüre kanamaktadır. Önce kocasını zehirlemeye çalışır bir cinnet anında. Bunu başaramaz ama ‘akut cinnet’ tanısıyla bir psikiyatri hastanesine yatırılır. Bir ay tedavi görür Komissarzhevskaya. İki yıl süren bu sancılı günlerin sonunda çift ayrılır. Ancak bu bir aylık hastane süreci dünya tiyatro tarihinin sonsuz göğüne bir yıldız armağan eder.

Hastanedeki doktoru, zihinsel sağlığını güçlendirmek için Vera Fedorovna’ya, onu mutlu edeceğini düşündüğü bir işle uğraşması gerektiğini bildirir. Bunu duyan hasta Vera’nın aklına, çocukluğunda bir duyuşta ezberine alabildiği şiirlerin, repliklerin onu nasıl heyecanlandırdığı, nasıl mutlu ettiği gelir. Bu düşünün peşinden giden Komissarzhevskaya, 1887 yılında, Alexandr Tiyatrosu’nda tiyatro öğremenliği yapan Vladimir Nikolaeviç Davidov’dan oyunculuk ve tiyatro kuramları dersleri almaya başlar. Davidov, yetenekleri Petrograd’ın çok ötesinde olan bu genç ve yetenekli öğrencisine, daha büyük bir kentte sahne tutması gerektiğini salık verir. Kanatlarını daha büyük açmasını…

Şubat 1888’de, üç kurucu öğretmenden biri de baba Komissarzhevskaya olan bir sanatsal dernek kurulur Moskova’da: “Sanat ve Edebiyat Derneği…”

(Meraklısına not: Bu dernek aslında Stanislavski’nin öncülük ettiği bir dernektir. Dönemin ünlü aktör ve yönetmeni Alexandr Filipoviç Fedotov, Moskova’da ne kadar sanatçı varsa hepsini bir çatı altında toplayacak bir dernek fikri atar ortaya. Bu fikir heyecan yaratır dönem sanatçıları arasında. Stanislavski, öğretmeni de olan baba Komissarzhevsky’e açar bu konuyu. Ondan kurucu öğretmen olmasını, imece yoluyla gereken ödeneğin sağlanabileceğine ikna eder onu. Ressamları temsilen de Kont Salogub kurucu olarak el uzatınca bu dernek kurulur. Büyük tiyatro adamı anılarında şöyle anlatır o günleri: “O yıl babamın işleri çok iyi gittiğinden bana otuz bin rubleye yakın bir ikramiye verdi… Bu paranın büyük bir kısmı ile hemen bir kat kiraladık. Çünkü, derneğin başarısı yönünden bizce yapılacak ilk iş bu idi. Katın ise, hayli onarılması gerekmekteydi. İçimizde bunun için gerekli parayı verecek başka kimse olmadığından, derneğin geleceğine körü körüne inanarak gene tuttum ben verdim.”)

1890 yılında, baba Komissarzhevsky, ikinci eşinden de ayrılıp, kızlarıyla yaşamaya başlar. Soğuk ve bir türlü bitmeyen kış gecelerinde müzik ve şiirle ısınırlar. Bu, hayata talihsiz başlayan genç Vera’da büyük bir sanatsal kışkırmaya yol açar. Uzun gece toplantılarından birine yakışıklı bir konuk katılır. Bir oyuncudur gelen kişi. Sanat çevresinde yeni yeni tanınmaya başlamış biridir. Yüzü asıktır o gece. “Saygıdeğer Konstantin Alekseyev, hayırdır, bir sorununuz mu var?” Sıkıntısı yüzüne yansıyan konuk, ağır bir tonla, hüzünlü sözcüklerle yanıtlar eski öğretmenini: ”Avcılar Kulübünde sahneye çıkan bir aktristimiz çok hasta, sahneye çıkamayacak kadar hasta… Ama, sahneye çıkmak üzere verdiğimiz bir söz de var. Ne yapacağımızı bilmiyoruz hocam. O aktrisin yerine sahneye çıkacak, benzer kalitede bir başka aktris bulmak umuduyla buraya geldim. Acaba sevgili kızınız Vera, bu teklifimizi kabul edip, sahneye çıkar mı diye sormaya geldim, Sayın Fedor Komissarzhevsky?”

Soğuk Rus gecesinin en sıcak güneşi doğar Vera’nın yüzünde. Ve dünyanın bütün kuşları aynı anda göğe yükselirler sanki; sahneye konmak üzere fırsat bekleyen kuşlardır bunlar… Şarkı söylemeyi de çok seven Vera için, harika bir tekliftir bu ancak baba Komissarzhevsky, bu teklife sıcak bakmaz; çünkü kızının, kendisi gibi bir operacı olmasını istemektedir. Taa çocukluğundan beri… Baba bunu istemektedir ama aynı günlerde Vera’nın ses tellerinde kronik nodül saptanmıştır. Billur sesli Vera bir opera sesi olamayacaktır doktorlara göre. Geriye tek yol kalmıştır; sadece sese dayanmayan bir sahne eylemi; oyunculuk! O gece ziyarete gelen kişi Konstantin Alekseyev ya da bildiğimiz takma adıyla Konstantin Stanislavski’dir. Vera Komissarzhevskaya’nın yıldızlara uzanan yolu bu ziyaretle açılır.

Büyük pazarlıklarla Vera’nın oyunculuk etmesine destek verir babası. Komissarzhevskaya, ‘Betsy’ takma adını kullanarak, Sanat ve Edebiyat Derneği Sahnesi’nde kendisinin yazdığı “Aydınlanma Meyveleri” isimli kısa oyunla sahneye çıkar ilkin. Muhteşem sesi ve büyük konsantrasyonuyla dikkat çekmekte gecikmez. 19 Eylül 1893 tarihinden sonra, oyunculuğunu Novoçerkask Tiyatrosu’na taşır girişimci Nicholas Sinelnikov sayesinde. Bu sahneye adımını attığı günden sadece 5 ay sonra, 58 oyunda oynayan, iki ya da üç günde bir ilk gösterime çıkan, kimi geceler iki farklı oyunla sahne alan, adını herkesin ezbere bildiği bir kadın oyuncu vardır sahnede: Vera Fedorovna Komissarzhevskaya!

“Komissarzhevskaya için sadece bir oyuncu denemez; o coşkulu sanatıyla hayatın ta kendisidir.” diye yazar gazeteler onun için… “Bir damla gözyaşı dökmeden, bağırmadan, akıl vermeden sinirlerimizi uyarmayı başaran bu kadının önünde ayağa kalkın!”

1894 yazında, on dört yeni oyunla Tiflis turnesine çıkar Vera. Vilna Tiyatrosu onunla altın çağını yaşamaktadır şimdi. Artık büyük saygı gören, sahneye çıktığında salonları hınca hınç dolduran bir kadındır Komissarzhevskaya. Ama öte yandan Rusya İmparatorluğu çatırdamakta, bin yıllık feodalite çöküp, yerini savaşla beslenen vahşi kapitalizme terk etmektedir. Sanayileşme, yanında sınıf bilincine dayanan iki toplumsal sınıf da yaratmıştır: sömüren burjuvazi ve ezilen proleterya sınıfı… Tarihinin en sıcak günleri çok yakındır Rusya için. Düşünceler taraftar toplamakta gecikmez. Bu toplumsal kaynaşmada hangi sanat adamı kenarda duruyorsa, hangi sanat adamı iktidarla işbirliği yapıyorsa, sanat tarihi onu dışarı tükürecektir. Savaşa karşı halkının yanında durur Komissarzhevskaya. Repertuvarını Maksim Gorki oyunlarından kurar.

Bu karmaşada ilk vurulan da ülke sanatı ve kültür adamları olur. Bunca çabasına karşın, borç içindedir hayran olunan sanatçı. Oyuncunun büyük hayranı diplomat ve tarihçi Tatişev tüm varlığını ve kalbini uzatır Komissarzhevskaya’ya. Ancak çok çıplak bir yanıt alır diplomat: “Beni affedin lütfen! Geri alınamaz bir şekilde kendimi tiyatroya verdim ben.”

“Sanatta özel bir hareket” olarak nitelenen kadın oyuncu, özellikle başarısız olan 1896 Martı oyununun, nasıl yüksek bir oyun olduğunu göstermek adına, o oyunda ısrarla, defalarca ve defalarca oynamasıyla büyük takdir kazanırken, tarihe de; ‘sanatçı, inandığı doğrunun ve güzelin örgütlenmesi için her şeyi göze almalı, hatta bazen canıyla eş olan kariyer intiharını bile’ gibi iddialı bir sav bırakır.

Her zaman kendi tiyatrosunu kurmayı hayâl eden Komissarzhevskaya, bu hayâline 15 Eylül 1904’te ulaşır: Komissarzhevskaya Dram Tiyatrosu’na…

Kadrosunda Popova, Petrovskogo, Arbatova gibi yönetmenleri alarak, seyircisinin önüne çıkar. Büyük tiyatro adamı Meyerhold’u da kadrosuna davet eden Komissarzhevskaya, ancak bu davetine olumlu yanıt alamaz.

Tiyatronun galası Gorki’nin, çürüyen küçük burjuva yaşantısını eleştirdiği “Daçniki”(Tatilciler) oyunuyla açılır ve bir skandalla sona erer. Gazeteler oyunu ve Gorki’yi topa tutarlar: “Oyun yazarı halkı tokatlıyor sanki, bu çok sıkıcı! Ne hakla?” Ancak aktris, Gorki’ye yapılan bu suçlamalardan korkup, geri çekilmek yerine, yazarın “Güneşin Çocukları” adlı oyununu sahneler bu kez. Tiyatro, 12 Ekim 1905’de yapar bunu. Bunu tarihin neden önemli olduğunu belki ilk anda anlamayabilirsiniz ama Rusya’daki devrimci hareketin ve Çarlık ordusunun kan dökmeye başladığı günlerdir o günler. Devrimin ilk kez olası kabul edildiği, denendiği ve yüzlerce insanın ölüsüne karşın ateşli bir sabırla, 1917’yi hazırlayan öfkeli günler…

Ardından “Zenginler”, “No 13”, “Kırmızı Çiçek” ve daha pek çok oyun sahnelenir Dram Tiyatrosu’nda… Ancak tiyatronun en önemli çalışması, Komissarzhevskaya’nın da Nora’yı oynadığı İbsen’in, dilimize ‘Nora-Bir Bebek Evi’ diye çevrilen oyunudur. Bir yandan can telaşına düşmüş cahil bir halk, diğer taraftan vahşi bir sansür tiyatroyu zor durumlara sokmaktadır. Komissarzhevskaya’dan, repertuvarındaki tüm Gorki oyunlarını terk etmesi istenir. Diğer muhalif yazarların da oyunları tehdit sayılıp, zamanla yasaklanır. Aynı zamanda Çehov’un oyunları için”tekel” özelliğine sahip olan Moskova Sanat Tiyatrosu ile olan ilişkiler de iyi durumda değildir. Komissarzhevskaya, hem ekonomik hem de sanatsal yaratıcılık adına duvarın dibine doğru sıkıştırılmaktadır. Kimse bu cesur, devrimden yana ve öncü oyuncunun kadrosuna girmek istemez. 1906 yazında Komissarzhevskaya tekrar Meyerhold’u kendi tiyatrosuna davet eder. Bu kez daveti kabul eder Meyerhold.

Meyerhold gelir gelmez, büyük Norveçli yazar İbsen’in artık klasik sayılan oyunu “Hedda Gabler”i koyar sahneye. Ancak, çok kısa bir süre içinde Stanislavski çizgisinde ‘sezgisel oyunculuk’ kültüründen gelen, devrimci bir duygulanımın klasik oyuncusu Komissarzhevskaya, Stanislavski’nin en yetenekli öğrencisi ama onun tiyatro kuramına karşı en etkin yöntemi geliştiren Meyerhold’un –artık bildiğimiz adıyla- ‘Bio-mekanik oyunculuk’ yöntemiyle anlaşamaz. Çok zor koşullarda bir araya gelen iki cesur tiyatro insanının yolları tekrar ayrılır.

(Meraklısına not: Vselovod Meyerhold (1874-1940) “Bio-mekanik oyunculuk” adını verdiği oyunculuk yöntemiyle kendine özgü bir tarz yaratmış Rus yönetmendir. Onun tiyatro yaptığı yıllarda, Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfı ve onun sanatını yapmak en büyük sanat eylemi sayılmaktaydı. Sahne yapıtları genellikle devrimi ve işçileri konu alırdı. Meyerhold kendisini devrime adamış biri olarak fabrikalara gitmiş ve otomatiğe bağlanmışcasına sistematik bir biçimde çalışan işçilerin beden devinimleri ve disiplinlerini gözlemleyerek yepyeni bir oyunculuk tekniği geliştirmiştir. Kalabalık rejileriyle tanınan Meyerhold, böylece devrimin sağladığı düzen ve disiplini oyunculuk ve sahne estetiğine aktararak “ajit-prop” olarak bilinen tiyatronun ilk örneklerini vermiştir.)

Mayıs 1908’de New York’a yapılan turnede, Amerikalı gazeteciler Komissarzhevskaya’yı dünyanın en büyük aktrislerinden biri olarak nitelendirirler. Ardından 1909 yılının Şubat ayında, Komissarzhevskaya topluluğuyla birlikte Sibirya ve Uzak Doğu’dadır. Vera Fedorovna dünyaca ünlü ama çok yorgundur artık. Kulaklarındaki bir ağrı onu rahatsız etmekte, artık o muhteşem dikkatini toplamasını engellemektedir. Doktorlar, bu ağrının nedeninin beyinden kaynaklanan bir sorun olma ihtimali üzerinde durur ve bir trepanasyon yapılması gerektiğini söylerler Komissarzhevskaya’ya . (Meraklısına not: Trepanasyon, kafatasında herhangi bir bölgede, baş derisi kaldırıldıktan sonra bir parçanın beyin ile beyini saran beyin zarına zarar vermeden çıkarılıp alınmasını sağlayan bir ameliyat tekniğidir.) Sanatçının doktarların bu saptamasına verdiği tepki çok açıktır:“Bir kafatasım olmadan nasıl oynayabilirim!”

Tedaviyi kabul etmeyen Komissarzhevskaya, sahneye çıkmaya devam eder. Dönemin sağlık koşulları yüzünden salgın olan ve birçok sanatçıyı da alıp götüren çiçek hastalığı, topluluğundan birkaç oyuncuyu da alıp gidince, sanki sahnede ölmek ister gibi daha sık oynamaya başlar sanatçı. 27 Ocak 1910 günü, Taşkent’te, turne sırasında, gösteri öncesi kuliste beklerken bilincini kaybeder Komissarzhevskaya. Yoğun bir tedavi uygulanmasına karşın, sadece 26 gün dayanabilir acılarına ve 23 Şubat 1910’da, 45 yaşındayken kalp yetmezliğinden ölür. Vera Komissarzhevskaya, St. Petersburg’da Tikhvin mezarlığına gömülür.

Alexandr Blok, aktrisin ölümü üzerine şunları yazar: “Tiyatro koridorlarının upuzun gölgelerinde, zahmetli, ağır ve büyüleyici konuşmalarının yanında, tüy gibi hafif birini hatırlıyorum. Her sesi isyan, her sesi bahar olan birini… O ölmedi ki, onun gözleri yıldız oldu şimdi… Şimdi ağlayalım hepimiz, gözlerimizle görebildiğimiz bir yıldızı gökyüzüne kaptırdık.”