“İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yaz deftere”
(Bedri Rahmi'den – Dol Karabakır Dol)
Hep ağır konulardan söz edecek değiliz ya… Bu yazımızda da birçoğunun “varoş sporu” dediği futboldan dem vuralım istedim. “Türk Edebiyatında Futbol” adıyla yayınlanmış bir kitap geçti elime. Su gibi okudum. Turgut Çeviker yazmış. Eline koluna sağlık, belli ki epey bir araştırmış. Kitap beni kamçıladı. Belki biraz da kıskançlık yaptı içimde. Ben de futbolla ilgili yazacağım dedim ve işte yazıyorum.
Yazımın iskeletini 1964 yılında yapılan bir futbol maçı oluşturacaksa da; yazımın içinde, Adana karmasının yıldızı Orhan Kemal'den Nazım'ın futbolculuğuna, sonra ne bileyim Memet Fuat'ın durup dururken kurduğu futbol okulundan, bana çok ilginç gelen bir “tezahürat duası”na kadar bildiğim ne varsa hepsinden söz edeceğim. Hoş bir 90 dakika geçirmenizi dilerim. Hadi bakalım yerlerinizi alın, maç başlıyor.
Memet Fuat, 1999 yılında “Tribünden Palavra Anılar” adıyla bir kitap yayınlar. Orada bana çok ilginç gelen bir futbol okulu kurma girişiminden söz eder. Yazımızı bu noktadan başlatmak en doğrusu. Çünkü yazımızın akacağı yatak buradan hareket alıyor. Yazısında diyor ki Memet Fuat: “…üniversiteyi bitirdiğim yıllarda (*1960'ların başı olmalı) Erenköy'den Altunizade'ye taşınmıştık. Erenköy'e göre tam bir dağ başıydı burası… İlkokul çağındaki çocuklar, boş arsalarda futbol oynarlar, sürekli kavga ederler, çok bağrışıp çağrıştıkları, söverek konuştukları için çevrede oturanlardan ikide bir azar işitirlerdi. Bir gün gene böyle itişirlerken yanlarına gidip “Ben futbol antrenörüyüm. Sözümü dinler, sporcu gibi spor yapmayı kabul ederseniz, size bir takım kurar, futbol öğretirim” dedim. Önce şaşırdılar. İlgilenmemin, kendilerine yakınlık göstermemin nedenini anlayamadılar, sonra heveslendiler…”
Uzatmayalım; eski balık ağlarından file, paslı elektrik direklerinden kale yaparak çalışmalarına başladılar. Çok geçmeden de ailelerin desteği geldi. Formalar, ayakkabılar, toplar derken, mahallede el birliğiyle bir futbol kulübü kuruluverdi. Elim kolum derken takımların sayıları arttı; çocukların okuldaki durumları, toplum içindeki haşarılıkları spor yoluyla denetlenir oldu. Derken derken, bu futbol okulu Altınyurt Spor Kulübü adıyla, Türk futboluna hizmet etmeye başladı. İş iyiden iyiye büyümüştü. Büyük bir futbol sahası ve soyunma odaları yapıldı. Çok değil, yedi sekiz yıllık bir çalışma sonunda, gencecik, izlenmesine doyum olmayan bir takım çıktı ortaya. Hem de öyle böyle değil, bir takım ki, Fener'e, Cimbom'a kafa tutacak kadar cesur…
Oyunculardan sağ açık oynayan Aydınel, bir gün aniden Memet Fuat'a; “Hocam, izin verirseniz ben gidip Fenerbahçe genç takımıyla maç almak istiyorum” der. Herkes önce şok bir şaşkınlıkla bakar Aydınel'e. Sonra güneşte yavaş yavaş eriyen buz parçaları gibi, ‘niye olmasın' diyen gözlerde şimşek parlamaları…
- Oğlum, Fenerbahçe yöneticileri bir mahalle takımıyla maça evet der mi ki?
- Sen izin ver hocam, ben onları öyle bir ikna ederim ki şaşarsın.
- İyi ya, dene bakalım.
Yalvar yakar alır maçı Aydınel. Altınyurt Spor Kulübü futbolcuları maç günü Fenerbahçe stadına epey bir taraftar desteğiyle giderler. Giderler gitmesine ya, daha maç başlamadan yürekleri gümbürtüden parçalayıp göğüs kafeslerini, uçup gidecekmiş gibi olur. Soyunma odalarını gösterirler: formalar, tozluklar, ayakkabılar, her şey, aman Allahım, her şey nasıl da pırıl pırıl. O şaşkınlık sürerken, işte maç saati… “Ayrı ayrı değil, tek sıra halinde, disiplin içinde çıkın sahaya, korkmayın.” Memet Fuat'ın maç öncesi motivasyonu bu kadar sade ve bu kadar kışkırtıcı olur.
Maçı ciddiye almayan Fenerbahçeliler, tek tip forma bile giymezler. Onlar için bu maç en fazla bir antreman maçıdır, niye ciddiye alsınlar ki? Maç Fenerbahçe genç takımının 2-1 üstünlüğüyle biter. 2-1… Nasıl yani, sadece 2-1 mi? Altınyurt maçı kazanamamıştı ama Fener'e tek golü atan Olcay, çok kısa bir süre sonra Fenerbahçe'ye transfer olmuştu. Bu da bir kazanç sayılmaz mı?
Sırada Galatasaray genç takımı vardır. Altınyurtlular cesarete gelmişlerdir. Galatasaray'ın antrenörü, beden eğitimi öğretmenliği de yapan eski sol açık oyuncusu Mehmet Ali Bey'dir. Fenerbahçe maçını duyan Mehmet Ali Bey, teklifi seve seve kabul eder. Altınyurtlu çocuklar, Galatasaray genç takımıyla üç kez karşılaşırlar. İkisi Galatasaray'ın Şeref Stadı'nda, diğeri Altınyurt'un sahasında. Üç maçı da Altınyurtlular kazanırlar: 2-1, 3-1, 1-0…
Bir Altınyurt rüzgarı esmektedir ki İstanbul'da, dostlara gurur, “büyüklere” hırs bırakmaktadır. Fenerbahçe genç takımı bir kez daha (ama bu sefer tüm disiplin ve güçleriyle) maça çıkar Altınyurt'la. Yer yine Fenerbahçe Stadı'dır. Akıl almaz bir maç olur. Maçı Altınyurt 4-2 kazanır. Derler ki Fenerbahçe'yi tarihi bir fark yemekten Kadıköy'ün belalı dayılarından biri olarak nam salmış maçın hakemi kurtarmıştır. Bu adam, tam bir Fenerbahçe fanatiğiymiş. Fener'i kötü durumda görmeye dayanamıyor, “bir yolunu bulup” takımı koruyormuş. Olmadık penaltı çalmalar, yersiz kart vermeler vesaire… (Not: Altınyurt nasıl oynamışsa, böyle bir hakeme rağmen maçı 4-2 almış değil mi?)
Memet Fuat, tam bir futbol şeytanıymış. Fenerbahçe'nin kancayı taktığı Olcay'ın üstüne oynayacaklarını bildiğinden, 4-2'lik maçta da yeni bir yeteneği sürmüş ortaya: Yalçın'ı.
Şu futbol çok garip bir oyun. Yani oyun olarak muhteşem bence ama onun ötesinde fanatizme giden yolda da çok iyi bir maske olma özelliği taşıyor. Bir insanı yaşamsal sıkıntılarını stadyumda, bir maçta bağırıp çağırıp atabiliyor ne güzel. İyi de, ne halt etmeye işin cılkını çıkarırsın ki be adam? Döner bıçaklarıyla maça gitmeler, küfür, hakaret, oturakları parçalama, sahaya dalma ve daha bir sürü nane… Bu da bir çeşit rahatsızlık olmalı. Zarar vermeye dayalı bir spor ahlakı olur mu? Neyse devam edelim. Bizim mahalle takımının ünü öyle hızlı yayılmaya başlamış ki; diğer kümelerde oynayan yaşça büyük futbolcular semt takımlarıyla Altınyurt'a “hadlerini bildirmek” için maça çıkarlar. Kaybettikleri maçlarda da olay çıkarmaya başlarlar. Hakemlere, oyunculara saldırıp, bayan çocuk seyirci demeden küfürün, hakaretin bini bir para… Holiganlık yaparlar: “Bu piçlere mi yenileceğiz?” Maç günlerinde sahanın çevresinde eli şişeli sarhoşlar, pis pis adamlar çoğalmaya başlar. Önce kadın ve çocuklar çekilir futboldan. Sonra sporun birleştirici özelliğiyle, estetik hazzını duyan diğer seyirciler… En sonunda da “…içinde bulunduğumuz koşullarda, futbolun bir eğitim sporu olarak kullanılamayacağı görüşüne vardık” diyen Memet Fuat ve diğer Altınyurtlular.
Bir efsane, fanatizm uğruna nasıl da göz göre göre boğulabiliyor. Bunca yetenekli çocuğun sonradan ne olduğunu merak edeniniz var mı?... Hemen soralım Memet Fuat'a. “Astsubay okulunda okuyan sanırım üç oyuncumuzla, benden gizli Nişantaşı kulübünde lisans çıkarmış olan Olcay dışında bütün oyuncularımızı Galatasaray'a verdik.” Oh, buna da şükür.
“Fenerli kullarına bir parça şans, bizi şu direklere vurma belasından halas eyle yarabbi. Şu Murat, Halil kullarına bir parça akıl ve izan, Cihat kuluna şu beklere karşı inan ihsan eyle yarabbi. Selahattin, Halil kuluna kudret, Boncuk Ömer kulunun ayaklarına kudret ihsan eyle yarabbi. Küçük Fikret kulunu başını alıp gitmekten, Naci kulunu inatçılık etmekten kurtar artık yarabbi. Şu makus talihini yendir, Zeki Rıza kulunu sevindir yarabbi.” (1930'lu yıllarda Fenerbahçe taraftarlarının tezahürat niyetine okudukları dua)
Dedim ya, şu futbol çok garip bir oyun. En aklı başındaki adamı bile bir anda tanınmaz bir hale sokabiliyor. Azıcık kızgınlık ya da şımarıklık oyunun ruhunda var da… işi abartanlar tedirgin ediyor beni. Şimdi biraz gerilere gidelim. Bu kez anlatacağım maç bir hapishanede yapılmış. Hem de öyle ünlü oyuncuları var ki bu maçın, bilmeyenler için ilginç olabilir diye düşünüyorum.
Orhan Kemal (1914-1970) bir anı kitabında şöyle yazar: “…(Bursa) hapishane(sinin) bahçesi (futbol için) adam akıllı müsaitti. Bizden evvel de zaten adetmiş, oynarlarmış. Lakin başgardiyan zaman zaman engel olur, futbol topunun bahçe duvarından dışarı aşıp, geri gelmesiyle “esrar kaçakçılığı” yapılmak ihtimalini –zayıf, çok zayıf bir ihtimal olmakla beraber- sebep olarak gösterir, eğlence babında belki tek vasıtamızı da elimizden almak isterdi. Başgardiyanın gönlü edilip, top oynamaya izin koparıldığı ikindi üzerleri, iki takım halinde bahçeye inerdik…(Ben) okulu futbola değişecek kadar bu işin tiryakisiydim. Uzatmayalım, günün birinde aramıza uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı… Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Ortahaf!... Şiirdeki kadar usta, yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan defansı kolaylıkla geçer, onu çıldırtırdık. Öyle sinirlenirdi ki… Kurşuni kasketinin siperini hırsla geriye çevirir, santrafora geçer, beklere (savunma oyuncularına), haflara (kanat oyuncularına) çıkışır, oyuncuların yerlerini değiştirirdi ama oyun başladıktan az sonra her şeye rağmen… inerdik kalelerine ve… GOOOOL! İfrit olurdu… Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan sarı kaşları… Hele çalım yapar yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada bir faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi. Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda, çok nefis bir tekmeydi…”
(Nazım Hikmet'le 3.5 Yıl'dan – Orhan Kemal)
Anladığınız gibi gol yediği zaman “ifrit” kesilen şair Nazım Hikmet'tir. Ve Nazım'ın Fenerbahçeli olduğu üzerine sıkı kanıtlar olduğunu düşünenler çoktur. Hem de fanatik Fenerbahçeli olduğuna dair.
29 Nisan 2006 tarihli Referans gazetesindeki bir haber dikkatimi çekmiş; çekmiş ki o haberi özel notlarımın içine almışım. Haber Kenan Başaran imzalı. Haberde özetle şöyle deniyor: “Son birkaç haftadır Fenerbahçe tribünlerinde Nazım'ın, “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diye başlayan “Nikbinlik” adlı şiirinden esinle oluşturulmuş bir tezahürat dillerde:
“Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
Rakipleri teker teker devireceğiz
Şampiyonluk şarkıları söyleyeceğiz”
İşine gelince nasıl da her şeyi bilir şu futbol tüketicisi. Bu şiiri bozarak da olsa aynı anda 100 bin kişiyle söyleyenlerden kaçının, Nazım'ın “Şairim” adlı futbol konulu şiirini bildiğini merak ediyorum.
“…
Futbolda eski kurdum
Fenerbahçe'nin forvetleri
Mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
Ben
En ağır hafbekleri yere vururdum…”
Orhan Kemal'e göre “yeterince iyi olmayan” topçu Nazım, futbolla ilgili “Bu işin cahiliyim” dese de gönlünün Fenerbahçe'ye aktığını da hissettiren sözler ediyor aynı zamanda: “Bütün bu işlerin cahiliyim ama bu son günlerde kanım biraz Fenerlilere kaynıyor gibi. Galatasaray'ı alt etmişler diye değil alimallah! Bilakis be iki gözüm… Bu işe biraz kızıyorum bile… Demokrasiya devrinde her sene Fenerbahçe'nin şampiyon olması doğru mu ya? Hem sonra efendim, mağluba yardım şanımızdandır…”
Nazım her ne kadar Galatasaraylılara zeka dolu bir alay gönderse de, aslında futboldan anladığı şeyin demokrasi olduğunu bildirir bir başka anısında. Sene 1936, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi… Yer Taksim Stadyumu. Nazım'ı dinleyelim: “Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi takımının çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfrü basar bir durumda. Herkes istediğini söylüyor. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti alabildiğine… Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu'na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim orada.”
“İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir.
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm.”
(Bedri Rahmi'den – Dol Karabakır Dol)
Şimdi asıl maçımızı anlatabiliriz artık. Ohhh, kıskançlığım biraz gevşedi. İçimde gene huzurlu kuş sesleri… Bu maçı biraz ben, biraz Halit Kıvanç, biraz da maçın oyuncularından biri olan Adnan Özyalçıner'le birlikte anlatacağız. Hadi o zaman, buyurun 1964'e gidelim.