Son yıllarda yaşanan büyük depremler bir kez daha gösterdi ki afetlerin fiziksel etkileri kadar haber alma, bilgiye erişim ve doğru iletişim kuramama hali de toplumun direncini zayıflatmaktadır. Afet anında çöküp duran sadece binalar değil; haber ağları, radyo sinyalleri, internet bağlantıları ve zaman zaman kamu otoritelerinin güven verici dili de olmuştur. Deprem diğer afetlerden farklıdır çünkü anlık olur ve hazırlıksız yakalar. Bu ani şokta ayakta kalan tek şey doğru kurulmuş bir iletişim altyapısıdır.
Bu çerçevede medya yalnızca bir aktarım aracı değil, bir hayat hattıdır. Afet anında televizyon, radyo ve sosyal medya platformlarının işlevi yalnızca bilgi vermek değil, aynı zamanda koordinasyon sağlamak, umudu diri tutmak, panik yerine çözüm üretmek ve halkı doğru davranışlara yönlendirmek olmalıdır. Ancak Türkiye'de yaşanan bazı afetlerde medyanın sorumluluğunu ihmal ettiği, kamuoyuna çelişkili bilgiler sunduğu veya sansüre boyun eğdiği görülmüştür.
Bununla birlikte, doğru kullanıldığında medya sadece kurtarma sürecini değil, toplumsal hafızayı ve afet bilincini de güçlendirmektedir. Televizyonlarda yayınlanan belgesele dayalı anlatılar, radyo söyleşileri, gazetelerdeki tanıklık yazıları, hatta sosyal medyada paylaşılan kısa videolar bile topluma yeni bir farkındalık sunabilir. Sinema ve belgesel, bu anlamda yalnızca sanat değil; afeti anlamlandırma, kaybı kabullenme ve geleceğe hazırlık yolunda güçlü birer araçtır.
İletişim bilimciler, afet anlarında bilgi akışının kesintisizliği ile toplumsal direncin doğru orantılı olduğunu vurgulamaktadır. Uluslararası akademik literatür, afet öncesi risk iletişimi, afet anı kriz yönetimi ve afet sonrası bellek çalışmaları gibi konuları medya ile birlikte ele almayı şart koşmaktadır. Türkiye'de de iletişim fakülteleri, yerel medya organları ve kamu kurumları arasında bu bilinçle kurulacak köprüler, yalnızca bilgi değil; güven ve dayanışma da üretebilir.
Toplumu hazırlıklı kılmanın en etkili yolu, afeti konuşturmaktan ve iletişim kanallarını güçlendirmekten geçer. İletişim yalnızca afetten sonra değil, öncesinde de bir strateji olarak ele alınmalıdır. Erken uyarı sistemlerinden, afet tatbikatlarına, medya okuryazarlığından etik habercilik kurallarına kadar birçok başlıkta kapsamlı bir iletişim planlaması yapılması artık bir tercihten öte zorunluluktur.
Sadece binalar değil, ses sistemleri, bilgi akışları, güven duygusu ve ortak hafızamız da enkaz altında kaldı. Deprem, doğanın sesi; ama suskunluk insanların tercihi oldu. Oysa afet anında dakikaların değil, cümlelerin hayat kurtardığına defalarca tanıklık ettik. Bu dosyada, afet gerçeğine sessizce yaklaşmanın nasıl kitlesel travmalara dönüştüğünü, iletişimin hayati olduğu kadar ahlaki bir sorumluluk taşıdığını sorguluyoruz.
“İlk saniyede kesilen sinyal: Afetin en büyük sessizliği”
Depremin ilk 30 saniyesinde yıkılan yalnızca yapılar olmadı. Türkiye, yıllardır inşa edilemeyen bir şeyi daha kaybetti; güvenilir iletişim ağı. Elektrik kesildi, baz istasyonları devre dışı kaldı, kamu kurumlarının dijital altyapısı kilitlendi. Bu iletişim çöküşü, afete müdahalenin gecikmesine ve koordinasyonun dağılmasına neden oldu.
Enkaz altındaki binlerce insan, konumlarını sosyal medya aracılığıyla paylaşarak yardım istemeye çalıştı. Ancak özellikle ilk 24 saat içinde erişim sorunları, bilgi akışının tıkanmasına ve hayati dakikaların kaybedilmesine neden oldu. Sadece cihazlar değil, sesimiz de sustu. Bu sessizlik, yıkımı derinleştirdi.
İletişimin çökmesi sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da toplumu felç etti. Kaygı arttı, yardım çağrıları yankı bulamadı, koordinasyon kurulamayan alanlarda insanlar yalnız bırakıldıklarını düşündü.
“AFAD: Kanunun verdiği yetki, gerçek hayatta sessizlik”
Kamuoyunda AFAD, afet sonrası sahaya çıkan kurtarma ekipleriyle özdeşleştiriliyor. Oysa 5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Kanunu, AFAD’a çok daha kapsamlı ve proaktif görevler yüklüyor. Kurumun görevi yalnızca müdahale etmek değil, risk analizi yapmak, eğitim kampanyaları düzenlemek, iletişim altyapısını güçlendirmek, toplumla bağ kurmaktır.
AFAD’ın görevleri arasında, Türkiye Afet Müdahale Planı'nın yerel yönetimlerle koordinasyon içinde yürütülmesi, halkın eğitim yoluyla bilinçlendirilmesi ve afet senaryolarına göre iletişim protokollerinin geliştirilmesi de vardır. Ancak ne yazık ki birçok ilde toplanma alanları hâlâ tabelasız, halkın büyük çoğunluğu olası bir afet anında nereye gideceğini, kimi arayacağını ya da hangi bilgiyi takip etmesi gerektiğini bilmiyor.
Son Kahramanmaraş depremlerinde de görüldüğü gibi, afet öncesi hazırlık eksikliği müdahale gücünü düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda kamuoyundaki güveni de derinden sarsıyor. Oysa afet yönetimi, sadece sahada değil, mikrofon başında da yapılmalıdır.
“Medya gerçeği: Anlatan mı, unutturan mı?”
Depremin hemen ardından ekranlara çıkan haber bültenleri, afetzedelerin yaşadığı acıları görünür kıldı. Ancak birkaç gün sonra bazı kanallar normal yayın akışına geri döndü. Bazıları ise siyasi baskılar ve sansür uygulamalarıyla gerçekleri aktaramaz hale geldi.
Afet anlarında gazeteciliğin rolü, yalnızca görüntü aktarmak değil, kamuoyunu doğru yönlendirmektir. Ne var ki bazı medya organları, etik kuralları hiçe sayarak afetzedeleri rencide eden yayınlar yaptı; kimileri ise yalnızca resmi açıklamalarla yetinerek haberin en insani yönünü göz ardı etti.
Ayrıca medya kuruluşlarının büyük bölümü afet haberciliği konusunda eğitimsiz. Afet anında yapılacak yayınların içeriği, dili, hatta müzik tonu bile birer “psikolojik müdahale” niteliğindedir. Bilinçli yayıncılık, kriz anında halkın zihinsel direncini artırır.
“Risk toplumu ve belleğin yeniden inşası”
Ulrich Beck'in "Risk Toplumu" teorisi, artık sadece bir sosyolojik kavram değil, Türkiye için yaşamsal bir analiz aracıdır. Modern kentlerde yaşayan bireyler, depremle birlikte yaşamak zorunda. Bu gerçek karşısında yapılması gereken şey; konuşmak, anlatmak, sorgulamak ve unutmamaktır.
Toplumsal hafızanın yeniden inşasında medya kadar akademi, sanat, eğitim sistemleri de görev almalı. Deprem sadece mühendislik değil, aynı zamanda toplumsal bilinç meselesidir. O bilinci ise yalnızca bilinçli bir iletişim dili inşa edebilir.
“Sosyal medya: Umudun hashtag hali mi, dezenformasyonun mayını mı?”
6 Şubat 2023’te sosyal medya adeta bir yaşam hattı oldu. Enkaz altından atılan tweet’ler sayesinde onlarca kişinin konumu tespit edildi. Ancak aynı zamanda sahte konumlar, yanlış bilgiler ve manipülatif içerikler de ortalığı karıştırdı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin 2023 tarihli araştırmasına göre, depremden sonraki 48 saat içinde dolaşıma giren sosyal medya içeriklerinin yüzde 27’si yanlış veya teyitsiz bilgi içeriyordu. Bu da panik yarattı, bazı yardım ekiplerinin yanlış yönlendirilmesine yol açtı.
Bu nedenle sosyal medyada “doğrulayıcı aracı” olabilecek sivil platformlara destek verilmesi, afet dönemlerinde platformlara geçici doğrulama işlevleri entegre edilmesi, medya okuryazarlığının da eğitimin bir parçası haline getirilmesi gereklidir.
“Yerel yönetimler ve gönüllülerin sesi neden kesildi?”
Birçok belediye deprem bölgesine yardım göndermek istedi ancak bazıları “koordinasyonsuzluk” gerekçesiyle engellendi. Oysa Anayasa’ya göre yerel yönetimler afet durumlarında halkın temel ihtiyaçlarını karşılama görevine sahiptir. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehir belediyeleri, yüzlerce gönüllüyle birlikte organize olurken bazı yardım tırları yolda çevrildi. Bu durum, toplumda devlete olan güvenin daha da zedelenmesine neden oldu. STK'lar, gönüllü gruplar ve yerel radyolar gibi alternatif yapılarla kurumsal işbirliği protokolü oluşturulmadığı sürece her afet, “dağınık bir iyilik” manzarasına dönüşecektir.
“Alternatif iletişim yöntemleri: Radyo, telsiz, mahalle ağı”
Japonya’da her evde el radyosu bulunması, afet çantasında telsiz ve ilk yardım kılavuzu yer alması sıradan bir uygulamadır. Türkiye’de ise bu kültür hâlâ gelişmedi. Bunun yerine bazı belediyeler kendi telsiz ağlarını kurmaya başladı. İstanbul’da AKOM’un yaptığı pilot uygulamalarda mahalle afet gönüllüleri telsizle birbirine bağlı. Ancak bu sistemin yaygınlaşması için kamu yatırımı ve gönüllü eğitimi şart.
Her apartmanda afet sorumluları belirlenmesi, toplu konutlarda afet simülasyonları yapılması, basit ama etkili iletişim protokollerinin mahalle bazlı oluşturulması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Afet iletişimi için somut öneriler: Hazırlık, etik ve koordinasyon
Ulusal Afet İletişim Stratejisi hazırlanmalı, medya kuruluşları bu planın bir parçası olmalıdır. Basın kuruluşları kriz anlarında sansür baskısından uzak hareket etmeli, kamu yararını öncelemelidir. Afet temalı medya okuryazarlığı eğitimi, okullarda ve kamu çalışanlarına yönelik müfredata dahil edilmelidir. Radyo gibi düşük teknolojiye dayalı iletişim araçları, kırsal alanlar için aktif tutulmalıdır. Medya ve afet yönetimi kurumları arasında sürekli çalışan kriz masaları kurulmalıdır.
“Sinema ve belgesel: Enkazdan anlatı çıkarmak”
Sanat, toplumun travmalarıyla yüzleşmesinde bir aynadır. 1999 Gölcük Depremi’nden sonra yapılan belgeseller, yazılan romanlar, çekilen kısa filmler hafızayı canlı tuttu. Bugün de 6 Şubat depremlerinin tanıkları, kamerayla, kalemle ve ses kayıtlarıyla o anları belgeliyor.
Bu tür üretimler yalnızca bir “anı arşivi” değil, aynı zamanda geleceğe yazılmış uyarılardır. Kültür Bakanlığı’nın bu tür yapımlara destek vermesi, kamu televizyonlarında yayınlaması, toplumun hafızasını dinç tutar. Çünkü unutan toplumlar aynı yerde aynı biçimde yıkılır.
Acil durum iletişim sistemi kurulmasının faydaları
Kesintisiz internet erişimi: Elektrik kesintilerinden etkilenmeyen, yedek enerji kaynakları ile çalışan uydu tabanlı internet hizmeti sunulacaktır.
Genişletilebilir kullanım: İletişim kuleleri, afet dışında kırsal alanlarda internet erişimi sağlama, belediye içi iletişimi geliştirme, turistik noktalarda internet erişimi sağlama ve uzaktan eğitim destekleme gibi genişletilebilir fonksiyonlar sunacaktır.
Önemi ve faydaları:
Afetlerde hayati iletişim: Deprem, yangın, sel gibi afet senaryolarında iletişim kesintilerinin önüne geçilecektir.
Koordinasyon gücü: Afet yönetim ekipleri ve halkın kriz anlarında güvenilir iletişim kurabilmesi sağlanacaktır.
Dijital erişim: İnternetin olmadığı kırsal bölgelerde eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere erişim artacaktır.
Ekonomik katkı: İnternet erişiminin genişletilmesi, yerel işletmelere ve uzaktan çalışma imkanlarına katkı sağlayacaktır.
Afet durumunda kullanımı:
Acil Durum Koordinasyonu: Belediyenin kriz yönetim merkezi ile mahalle sakinleri arasında doğrudan bağlantı sağlanacaktır.
Bilgi paylaşımı: Afet anında güncel bilgilendirme, yönlendirme ve yardım çağrıları bu kuleler üzerinden yapılabilecektir.
Güvenlik ve destek: Halkın güvenliği için acil durum uyarıları ve destek çağrıları hızla iletilecektir.
Veri toplama: Afet sonrası hasar tespit çalışmaları için veri toplanmasına olanak tanıyacaktır.
SONUÇ: “Beni duyan var mı?” sorusuna vereceğimiz yanıt
Afet anlarında sessizlik değil, bilinçli bir sesleniş gerekir. Her mikrofon, her kamera, her sosyal medya hesabı; ya karanlığı yırtar ya da kaosu büyütür. Medya sadece haber değil, hafıza üretir. Bu yüzden, sadece doğru bilgi değil, doğru etikle hareket etmek artık her medya mensubunun hem insani hem vicdani görevidir.
“Beni duyan var mı?” sadece bir çığlık değil, bir çağrıdır. Bu çağrıyı sadece AFAD değil, gazeteci, öğretmen, belediye çalışanı, muhtar, yurttaş, hepimiz duymalıyız.
Eğer duyuyorsak, artık konuşmalıyız.
Depremle sarsılabiliriz.
Ama suskunlukla yıkılmamalıyız.