Afetler ve ekonomi: Türkiye’nin dirençlilik testi

Abone Ol

Türkiye’nin coğrafi kaderi, aynı zamanda ekonomik geleceğini de belirleyen bir gerçekliği içinde barındırıyor: deprem. Dünya genelinde sismik açıdan en aktif bölgelerden birinde yer alan ülkemizde, neredeyse nüfusun yüzde 70’i aktif fay hatları üzerinde yaşıyor. Bu durum, yalnızca can kayıpları açısından değil, ekonomik dirençlilik ve sürdürülebilir kalkınma açısından da oldukça kritik bir oran.

Depremler, yalnızca binaları değil, ekonomileri de sarsıyor. Örneğin 1999 Marmara Depremi, Türkiye ekonomisine yaklaşık 17 milyar dolar bir maliyet yüklemişti. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın yaklaşık yüzde 7’sine denk gelen bu kayıp, ülkenin büyüme ivmesini bir anda aşağıya çekmiş, üretim ve ihracat kapasitesini sınırlamıştı. Benzer şekilde 2023’te yaşanan büyük deprem felaketinin maliyetinin 100 milyar doları aştığı hesaplanıyor. Dünya Bankası verilerine göre bu rakam, GSYH’nin yaklaşık yüzde 9’una denk geliyor. Yani deprem, yalnızca insan hayatını değil, aynı zamanda ekonomik kazanımları da bir anda yok ediyor.
Ancak bu noktada kritik soru şu: Türkiye ekonomisi, bu tür şoklara ne kadar dayanıklı? Başka bir ifadeyle, “ekonomik dirençlilik” kavramını deprem açısından ne kadar içselleştirdik?

Ekonomik dirençlilik, krizlere karşı ayakta kalma ve hızlı toparlanabilme olarak tanımlanıyor. Bu yalnızca devletin bütçe olanaklarıyla değil, özel sektörün hazırlığı, finansal sistemin esnekliği ve hane halklarının dayanıklılığıyla da direk bağlantılı. Türkiye’nin bu açıdan hem güçlü hem zayıf yönleri bulunuyor.
Bir yandan, afet sonrası toparlanma için uluslararası yardımların hızlı devreye girebilmesi ve özel sektörün üretimi yeniden organize edebilme kabiliyeti avantaj olarak görülürken, sigorta penetrasyonunun düşük olması, küçük ve orta ölçekli işletmelerin krizlere karşı kırılganlığı ve yerel yönetimlerin mali kapasitesinin sınırlı kalması, Türkiye’nin deprem gerçeği karşısındaki zayıf noktalarını göstermektedir.

YÜZDE 55 CİVARINDA

Türkiye Sigorta Birliği verilerine göre, zorunlu deprem sigortasının kapsama oranı ülke genelinde yüzde 55 civarında. Yani her iki konuttan biri sigortasız durumda. Özellikle kırsal bölgelerde ve düşük gelir gruplarında bu oran daha da düşüyor. Bu durum, olası bir depremde yalnızca bireylerin değil, kamunun da mali yükünün artmasına neden oluyor. Çünkü sigortasız her bina, yıkım sonrası devlete ek maliyet olarak biniyor. Bir diğer sorun, KOBİ’lerin dayanıklılığı. Türkiye ekonomisinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturan KOBİ’ler, üretim ve istihdam açısından hayati önem taşıyor. Ancak yapılan araştırmalar, KOBİ’lerin afet planlaması, sigorta kapsamı ve kriz senaryolarına hazırlık açısından oldukça zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Bu da deprem sonrası ekonominin zayıflamasa neden oluyor.
Bu noktada döngüsel bir problem karşımıza çıkıyor, afetler ekonomik kırılganlığı derinleştiriyor, ekonomik istikrar zarar gördükçe afetlere hazırlık için gerekli yatırımlar öteleniyor. Oysa ekonomik dirençliliğin artırılması, yalnızca afet sonrası ortaya çıkan kayıpların telafisiyle sınırlı değildir; aynı zamanda afetler gerçekleşmeden önce güçlü bir mali yapı ile etkin ve sürdürülebilir bir kurumsal altyapının inşa edilmesini gerektirmektedir.

PEKİ, ÇÖZÜM NEREDE?

Birincisi, afet fonlarının yönetimi, şeffaflık ve sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırılmalıdır. Bu fonların yalnızca kriz dönemlerinde acil müdahale için değil, aynı zamanda risk azaltıcı ve önleyici yatırımların finansmanında kullanılması, uzun vadede ekonomik maliyetlerin düşürülmesine katkı sağlayacaktır. İkincisi, sigorta bilincinin artırılması ve sigorta kapsamının genişletilmesi depreme karşı farkındalık yaratacaktır. Özellikle düşük gelirli kesimlerin korunması amacıyla, devlet destekli mikro sigorta modellerinin yaygınlaştırılması, afet sonrası sosyoekonomik kayıpların telafi edilmesinde etkin rol oynayabilir. Üçüncüsü, küçük ve orta ölçekli işletmeler için afetlere karşı dayanıklılık programlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Basit düzeyde hazırlanacak bir iş sürekliliği planı dahi kriz anında üretimin tamamen durmasını önleyebilir. Bununla birlikte, dijitalleşme, uzaktan çalışma modelleri ve esnek üretim süreçleri gibi yeni iş devamlılığını sağlamak, afet sonrası toparlanmayı hızlandırabilecek potansiyel mekanizmalar arasında değerlendirilmektedir. Son olarak, toplumsal düzeyde afet farkındalığının ve finansal dayanıklılığın eş zamanlı olarak güçlendirilmesi gerekmektedir. Hane halklarının borçluluk düzeyi, tasarruf eğilimleri ve dayanıklılık kapasiteleri, deprem gibi ani şoklara karşı bireysel koruma sağlayan temel faktörlerdir. Bu durumda, finansal okuryazarlığın geliştirilmesi, tasarruf teşviklerinin artırılması ve mikro kredi modellerinin uygulanması bir diğer politika aracı olarak düşünülebilir. Türkiye’nin deprem gerçeğini görmezden gelme lüksü bulunmamaktadır; zira bu tür bir ihmalin maliyeti son derece ağır olacaktır. Ancak, doğru politikaların hayata geçirilmesiyle; sigorta sisteminin güçlendirilmesinden finansal sistemin esnekliğinin artırılmasına, KOBİ’lerin dayanıklılığının desteklenmesinden hane halklarının korunmasına kadar farklı alanlarda atılacak adımlar, Türkiye’nin yalnızca afetlere karşı değil, aynı zamanda küresel ekonomide ortaya çıkabilecek farklı türdeki krizlere karşı da daha dirençli hale gelmesini sağlayacaktır.
Deprem, doğa olaylarının kaçınılmaz bir sonucu olarak görülebilir; ancak ekonomik kırılganlık, kaçınılmaz bir kader değil, alınan ya da alınmayan kararların ve uygulanan politikaların bir sonucudur.