Alerji, bağışıklık sisteminin normal koşullarda tolere edilen çevresel maddelere karşı geliştirdiği anormal ve aşırı bir immün yanıttır. Polenler, besin proteinleri, ev tozu akarları ve hayvan epitelleri gibi alerjenler, sağlıklı bireylerde immün tolerans mekanizmaları sayesinde herhangi bir belirgin bağışıklık tepkisi oluşturmaz. Ancak alerjik bireylerde bu maddeler bağışıklık sistemi tarafından yanlış biçimde zararlı olarak algılanır ve özgül bir immün yanıt süreci başlatılır. Bu süreç; antijen sunumu, T yardımcı hücre polarizasyonu, IgE aracılı duyarlanma ve inflamatuar mediatörlerin salınımını içeren çok basamaklı moleküler olaylarla ilerler. Sonuçta gelişen inflamasyon, alerjik hastalıkların klinik belirtilerinin temelini oluşturur.
ALERJEN TANINMASI
Alerjik sürecin ilk basamağı, alerjenin antijen sunucu hücreler tarafından tanınmasıdır. Bu hücreler, alerjeni T yardımcı lenfositlere sunar ve özellikle Th2 tipi bağışıklık yanıtı aktive olur. Th2 hücrelerinden salınan IL-4 ve IL-13 gibi sitokinler, B lenfositlerini IgE üretimine yönlendirir.
Üretilen IgE antikorları mast hücreleri ve bazofillerin yüzeyindeki FcεRI reseptörlerine bağlanır. Bu aşamada klinik belirti görülmez; ancak birey artık duyarlanmıştır. Aynı alerjenle tekrar karşılaşıldığında IgE’lerin çapraz bağlanması mast hücre degranülasyonuna yol açar. Histamin, prostaglandinler ve lökotrienler gibi mediatörler salınır ve alerjik belirtiler ortaya çıkar.
GENETİK YATKINLIK
Alerjik hastalıkların gelişiminde genetik faktörler önemli rol oynar. Sitokin genleri, IgE sentezini düzenleyen bölgeler ve bağışıklık hücrelerinin yüzey reseptörlerini kodlayan genlerdeki varyasyonlar, alerji riskini artırabilir. Bu genetik farklılıklar, bağışıklık sisteminin Th2 ağırlıklı çalışmasına yol açar ve alerjik duyarlanmayı kolaylaştırır. Alerji genellikle tek bir genle açıklanamaz; poligenik bir yapı söz konusudur. Birden fazla genin küçük etkileri bireysel yatkınlığı belirler. Bununla birlikte çevresel faktörler, erken yaşam dönemi maruziyetleri ve yaşam koşulları, genetik altyapının nasıl ifade edileceğini etkileyerek alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında belirleyici olur ve hastalığın klinik şiddetini şekillendirir.
ÇEVRESEL ETKİLER
Son yıllarda epigenetik mekanizmaların alerji gelişimindeki rolü giderek daha fazla önem kazanmıştır. DNA metilasyonu ve histon modifikasyonları gibi süreçler, gen dizisi değişmeden gen ekspresyonunu etkileyebilir. Özellikle erken yaşam döneminde maruz kalınan hava kirliliği, sigara dumanı ve beslenme alışkanlıkları, bağışıklık yanıtının yönünü belirleyebilir. Hijyen hipotezi de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Mikrobiyal çeşitliliğe sınırlı maruziyet, bağışıklık sisteminin regülasyon mekanizmalarının yeterince gelişmemesine yol açabilir. Alerjik hastalıklar, gözlemlenen klinik belirtilerin ötesinde, hücresel ve moleküler düzeyde şekillenen karmaşık biyolojik süreçlerin sonucudur. Genetik yatkınlık, epigenetik düzenleme ve çevresel faktörlerin etkileşimi, alerjinin ortaya çıkmasında belirleyici rol oynar. Bu mekanizmaların anlaşılması, hem tanı hem de hedefe yönelik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından büyük önem taşır.