Amatör

Abone Ol

Çevrenizde yaşını başını almış olarak bildiğiniz kime sorarsanız sorunuz, size bugüne dek en az birkaç kuşağın “para ile saadet olmaz” mottosu ile büyütüldüğünü, dimağlara özenle ekilmiş bu cümle yüzünden bir türlü aksi yönde yolculuğa çıkılamadığını söyleyeceklerdir. Hele bir de hayata karşı alınan yenilgiler “ne yapalım kader” yaklaşımı ile izaha çalışıldıkça durum daha vahim hale gelmiştir ki, insanların sessizliğe mahkûm edilmiş bu edilgenliği aşabilmeleri için çok güçlü motivasyonlara gereksinim duymalarını hiç yadırgamamalı. Hangi dalını ön plana çıkarırsanız çıkarın spor, bu yola baş koymuş en inançlı öğretmenlerden biri. Şimdi bana haklı olarak “kardeşim senin tuzun kuru galiba, gün boyu para kazanabilmek için uğraş didin, hatta bazen gecen gündüzüne karışsın, spora zaman nerede” dediğinizi duyar gibiyim. Var efendim, elbette var. Bizler yeteneklerimizin neler olduğunu keşfetmeye çalışmak ve bir cep telefonu ekranına kilitli saatlerimizi akılcı biçimde planlamak yerine, çerden çöpten bahaneleri sırtımıza alıp yollarda uygun adım yürümeyi tercih etmiş kurşun kalemler olmak yerine, civarda bulabildiğimiz her spor alanında en azından yaşımıza uygun kontrollü bir tempo ile koşmaya başlasak, bisiklete binsek, voleybol, basketbol oynasak, masa tenisi ile ilgilensek, ya da örneksediklerimden herhangi birine imkân yok ise, bahçede bilinçli biçimde biraz kültürfizik yapsak bile düzenli kan dolaşımının yaşamımıza sağlık, ruhumuza da huzur armağan edeceğine hiç şüphem yok. Sözü nereye getireceğim; hani şu para ile saadet olmaz vardı ya, işte onun spordaki temsilcisi “amatör” olarak isimlendirilir efendim. Amatörlük, hemen her spor dalı için geçerli ancak bizim alanımız futbol olduğundan sadece futbolun amatöründen bahsedeceğiz. Hani şu özverinin en yakın dostu, hırsın en yalını, mücadelenin her daim baş tacı olan onurlu sözcükten. 

AKÇELİ İŞLER

Hoş artık futbolun büyük bir kazanç kaynağı haline gelmesinin ardından, insanların ister istemez bir çeşit kurtuluş gibi görünen bu alana çoluk çocuk yönelmeleri giderek amatörlüğün tanımına bile hile karıştırmaya, oyuncuların bir kısmının gizli profesyonellik denebilecek akçeli işlere bulaşmış olmalarına rağmen yine de büyük çoğunluk sevgi ve fedakârlıktan beslenen bu dünyada öteden beri bildiğimiz şekilde nefes alıp vermeyi sürdürüyor. İşten çıkınca, şehrin kuytu bir köşesinde, ışıkları ancak topu görebilecek kadar yanan bir sahada çocukluk hayalinin peşinden saatlerce koşmak, idman sonrası duş olarak yanında getirdiği bir şişe suyu şöyle yalandan başından aşağı döküvermek, maç sırasında ayak bileğine yediği bir darbenin acısını-zaten maçlarda olmayan doktoru falan boş verin – hiç değilse birkaç dakikalığına dindirecek naylon poşete sarılı buz kalıbına şükran duymak, kazanınca bütün yıldızları elinde tuttuğunu, kaybedince yerin dibine gömüldüğünü hissederek sahaya çıkmak ve hepsinden önemlisi kalesini korumak için ölümüne kafa uzatabilmektir rakibin acımasız tekmesine. Türkiye’de amatör futbol, çözümüne hiçbir zaman yeterince kafa yorulmamış bir meseledir efendim. Hani neredeyse kuantum mekaniğinde dahi çözülemeyen bir fizik problemi gibidir diyesim geliyor. Bu alanda kimileri “saha yaptık işte, gidin oynayın” mantığını yeterli görürken, kimi de olaya“bir takım forma verdik ya daha ne yani” tavrı ile yaklaşmakta. Acıyı dindirmek adına yıllardır bir buz kalıbından başka bir şeyin olmadığı bir sahayı ne yapayım ben. Üzerinde şirketin ismi yazılı ve zaten faturasının vergiden düşüleceği bir takım formanın yaratacağı küçük dağlardan ne fayda gelecektir ki amatöre? Kentteki kahve ve çarpık taş binaların sayıca kentteki saha ve tesislerden ciddi farkla daha çok olduğu, yenilerinin de matahmış gibi törenle açılmasının beynimizin uyuşturulmasından başka ne işe yaradığını söyleyebilir misiniz? Amatörü anlayabilmek için önce onun içindeki heyecanı, kazanma arzusunu, aidiyet duygusunu, centilmenliği ve fedakârlığı iyi tahlil etmek gerekiyor. Tüm bu saydıklarımın insan yaşamına pozitif etkisini kavrayıp bilimsel yaklaşımla işin derinine yönelmek yerine, dostlar alışverişte görsün diyerek salt ligler düzenleyip maçlara hakem atamak ve olay çıkması muhtemel maçlara da güvenlik sağlamaktan öte ne yapıyoruz da “amatör futbol her geçen gün biraz daha gelişiyor” nutku atabiliyoruz? Oysa dünyanın her ülkesinde, ülke futbolunun kalkınmasındaki mihenk taşlarından biri olarak gösterilen amatör futbol, bünyesinde nice potansiyel yıldızlar barındırmanın ötesinde dostluğun, sevginin, rekabetin en yalın hali ile içselleştirilebileceği güzel bir dünya. Hele futbol sayesinde gelişen sosyalleşmenin neredeyse ana teması. Peki biz ne yapıyoruz? Biz artık her köşemize sinmiş olan “işin özünü kavramak yerine görüntüden medet ummak” yaklaşımımız yüzünden öteden beri yanlışlar deryasına açılmış yelkenleri bir türlü toplayamıyor, neticede bir oradan bir buradan esen rüzgarların kucağında, akılcılığa dönüş yolunu bulamamaya doğru savrulmuş gidiyoruz. Çözüm mü? Çözüm bence her yanıtın olmazsa olmazı sayılan liyakatın güçle buluşmasını sağlamaktan geçiyor. Siyasi kaygılardan uzak biçimde, merkezi yönetimin yerel yönetimlerle “birlikte düşünüp birlikte hareket etme” iradesi bir şekilde hayata geçirilebilse, ortada ne sahalardaki kavgalar kalır ve ne de gençlerin düşüncelerini zehirleyen fikirler. Aranızda bir yerden başlayarak işin ucundan tutmak isteyen varsa, sakatlık esnasında sahaya dalan sağlıkçının elindeki naylona sarılı buz parçasının erimemesine dua etmek yerine, hiç olmazsa çantasının ilave malzemeye boğulmasını, sporun gerçek emekçileri olan bilcümle amatör kardeşlerimize vekaleten saygılarımla arz ve talep ediyorum efendim.