Amigo

Abone Ol

Altmışlı ve yetmişli yılların dünyasında western ağılıklı çizgi roman tutkunu olarak büyüyenlerin iyi bildikleri bir sesleniş vardır : “Hey amigo! “Bu iki sözcüğün yan yana gelişinin bir kare sonrasında ya havada kıvılcımlar uçuşur- ki öyleyse bay amigo pek tekin biri değildir- ya da kendisine sorulan soruya kısa bir cevap yahut işaretle bilgi verip yoluna giden bir insana rastlarız. Aslına bakarsanız ikincisine fazla dikkat etmeyiz çünkü kendilerini bir türlü önemsemeyip saygı duymadıklarından mı, yoksa yıllardır yaşadıkları sayısız mağlubiyete binaen öğrenilmiş çaresizlikler yüzünden mi ona siz karar verin,“Sıradan insan” kategorisinde yer almayı kabullenmiş sayısız kimlik yaşıyor bu dünyada. Oysa birincisi öyle mi ya. Kendisi hakkında pek tekin değil dedim ama siz bakmayın böyle dediğime, cevvalliğindendir ona böyle ağır şekilde yüklenmem. Gözü karalık ile aidiyeti tek vücutta alabildiğine birleştirdiğinden olmalı, ne zaman ne yapıp ne yapmayacağı kestirilemeyebilse de kitleleri tek bir söz yahut hareketiyle coşkunun doruklarına sürükleyen yapısının onu diğerlerinden kalın bir çizgi ile ayırmamızı gerektirdiği düşüncesindeyim. Amigo.

DOST’UN KARŞILIĞI

Anlam itibariyle İspanyolcada “dost” sözcüğünün karşılığı ama futbol dünyasının ittifakla kabul ettiği üzere amigo aslında bir önder tipi. Yenilgi tanımaz bir ruhun bağrından fışkıran coşkuyla kitleleri derinden sarsabilen, onları çılgınlık düzeyinde harekete geçirebilen amigo, futbol sözlüğünün en ilginç kimliklerinden biri. 90 dakikalık maçın her saniyesinde maçı yaşayan böyle bir insanınbir noktadan sonra takımına sevgisini artık tapınmaya dönüştürmesi kaçınılmaz songibi duruyor. Öyle ya, maça gelmiş ama maç boyunca maçı seyretmeyen bir insan olur mu hiç? Olur. Aşığı olduğu takımla neredeyse tek vücut olmuş, yenilgiye karşı isyan bayrağını asla elinden düşürmüyorsa haydi haydi olur. Bu noktada, maçı hissetmek demenin insan hayatında yaşamı hissetmek ve yaşanabilecek olanlara karşı pozisyon almak olduğuna karşılık geldiğini düşünebiliriz. Amigo da bunu yapar zaten. Diyelim ki karşı takım etkili bir atakla gole ulaşmaya çalışıyor. İşte görev vakti. Amigomuz rakibin kaleye ulaşmasının önleyebilmek amacıyla çığlıktan ıslığa, gürültünün her şeklinin kullanılması yolunda taraftarı adeta orkestra şefi titizliğiyle yönetmeye başlar. Yetmedi mi? O zaman oyunun gidişatını derinden hisseden kişilerden biri olarak, taraftarca önceden hazırlanmış tezahüratlar arasından o an için en etkili olanını seçerek sahaya sürer. Ben sahanın bir kalesinden diğer kalesine doğru topla birlikte süzülen oyuncusuna paralel olarak tribünün bir başından bir başına onunla aynı hızla koşan amigo gördüm ki bu çılgınlık şüphesiz adanmışlığın en çarpıcı örneklerinden biri olarak gösterilebilir. Hele tribünün sahaya en yakın bölümündeki kenar duvar yahut tırabzanların üzerine çıkıp taraftarı coşturacağım diye hayatını tehlikeye atanlara ne buyrulur. Bu noktada size adları ülkenin futbol hafızasında yer bulmuş, her zaman için saygıyla anılan birkaç isimden söz edeceğim ki her biri çok değerli bu kişiler arasından fedakârlık anlamında en önde geleni herhalde Göztepe’nin 70 li yıllardaki amigosu (rahmetli )Arnavut İsmet’tir. İşte size tarihten bir yaprak. İzmir Atatürk Stadı’nda oynanan bir Göztepe- Beşiktaş maçında 68 bin 500 kişilik stat tıklım tıklım dolu.Beşiktaş öne geçmiş, saldırdıkça saldırıyordu. DerkenGöztepe ile yatıp Göztepe ile kalkan rahmetliyi biraz da şaka yollu kızdırma amacıyla, mırıldanmalarla başlayan, giderek koro halinde yüksek perdeden icraya dönüşen şu sözcükler duyulmaya başlandı tribünlerde :“Sorumsuz amigo sorumsuz amigo”. Bu arada bilmeyenler için söylemeliyim ki İzmir Atatürk Stadı’nda, Alsancak Stadı’ndaki gibi geniş bir tribün duvarı yok. Üzerine çıkılabilecek yegâne yer, eni olsun olsun bir karış kadar bir duvar ve onun üzerine 5 santimetre yüksekliğinde sabitlenmiş incecik yuvarlak metal bir borudan ibaret. Bu bilgiyi arz ettikten sonra yazımıza devam edelim. Birden gidişata dayanamayan sevgili İsmet’in yerinden fırlayıp, kendisine el veren birkaç kişinin yardımıyla o bir karış enindeki duvarın üzerine çıktığı, yüzünü taraftara dönüp ayaklarını duvarın üzerindeki alanla boru arasına sıkıştırarak sabitlediği görüldü. Korkusuz amigo her zamanki gibi takıma cansuyu taşıyacak yüksek volümlü bir üçlü çektirmek amacıyla önce dizlerini kırıp öne doğru eğilerek bağırdı :“Biiir”. Eh, tribünün tamamı da onunla birlikte öne eğildi elbet. Rituel gereği ” iki” dendiğinde vücutların geriye doğru atılması gerekir ki İsmette öyle yapıp bağırdı :“İkiiiii”.Fakat o ne! Bir de baktık ki İsmet yok. Mübarek fena halde konsantre olduğundan nerede durduğunu unutup geriye doğru hamle yapınca aşağı yukarı doksan kiloluk bedeninin ağırlığıyla beş metre yüksekten paldır küldür düşüvermişti çim zemine. Koşuşturuldu elbet ve hastaneye yetiştirildi. İşin tek güzel yanı, olayı izleyen iki dakika sonra Göztepe golü buldu ve kolu kırılan Arnavut İsmet’in emeği yabana gitmemiş oldu. Onunsa kendisini hastaneye yetiştirenlere yol boyu “bırakın beni yahu, mağlubuz, takımın bana ihtiyacı var” diye bağırdığı ve kolunun acısına rağmen sahaya geri dönmek istediği hala anlatılır. Yalnız İsmet mi bu dünyanın insanı, başkaları da var elbette. Elinde boynuz şeklindeki uzun borusuyla Altınordu ve Milli takımın amigosu Sarı Yaşar(rahmetli),Fenerbahçeli Kör Çetin(rahmetli) Galatasaray’ın sembol ismi Karıncaezmez Şevki (rahmetli), Beşiktaş “Çarşı” grubu liderlerinden Alen, Göztepeli Başbakan İsmail, Altaylı Amigo Murat, Karşıyaka Çarşısı girişine anıtı dikilen Karşıyakalı bir baba hindi Mustafa(rahmetli ), İzmirsporlu Yahya ve bir dönemin kırmızı şimşekleri Eskişehirspor için kapalı tribününün damında bir oraya bir buraya koşup bayrak sallayarak taraftarı coşturan rahmetli amigo Orhan. Bu insanlar için aidiyet ve mutluluğun ortak paydası ne para ne pul ve fakat bir deli sevdadır efendim. Eminim ki, yüreklerindehiç sönmeyen ateşle bağlı oldukları kulüpleri için her şeyi yapmaya hazır amigolarımızın her biri camialarının gönlünde sonsuza dek yaşayacaklar. Ve bana öyle geliyor ki her hafta takımları sahaya çıkarken buradakilerin yanı sıra öte taraftakiler de ellerinde bayraklar, dillerinde tutkulu aşk şarkılarıyla, aynı neşeyle katılacaklardır tribünlerden yükselen coşkulu tezahüratlara. Hem bakın öyle çok şey istemez zaten sevda denilen. Yeterlidir bir yudum aşk ve cümle engele rağmen birleşmiş iki yürek. Yeterlidir diyorum çünkü şunun şurasında üç gün yaşanıp gidilecek dünyada aşkla kurulmuş iki hayal eşittir sevda yüklü bir gerçek.