"Aramızda kalsın!"

Abone Ol

“Duydun mu ne olmuş?”

“Anlatsana...”

“Anlatırım ama kimseye söyleme, çok zor durumda kalırım, bildiğini de belli etme sakın...”

O an biraz daha yaklaşırsınız arkadaşınıza. Hatta sağa sola bakarsınız, "tanıdık var mı, bir duyan olur mu" diye. Sesinizi alçaltırsınız, biraz da öne doğru eğilirsiniz. Başlarsınız anlatmaya... Bu sahnenin hepsi çok bildik, en azından benim için. Sizin için nasıl?

İşte o öne eğiliş, o alçalan ses, o “tanıdık var mı” bakışı... Bu küçük ritüel sandığımızdan çok daha eski.

Evrimsel psikolog Robin Dunbar'a göre dil neredeyse sosyal bağ için evrilmiş olabilir; hatta bu bağlamda dedikodunun önemli bir rolü var. Primatlar birbirini tımar ederek, kürkünü tarayarak bağ kurar ama insan grupları büyüdükçe herkesi tek tek tımar etmek imkansızlaştı. Konuşma, bu bağı daha kalabalık gruplarda sürdürmenin bir yolu olmuş olabilir. Yani bir bakıma elin yerini dil aldı, tımarın yerini de dedikodu. Bu kanıtlanmış bir gerçek değil, bir evrimsel hipotez ama düşündürücü, değil mi?

Dunbar ve arkadaşlarının 1997'deki gözleminde de insan konuşmalarının yaklaşık üçte ikisinin sosyal konular etrafında döndüğü görülmüş; kim kiminle ne yapmış, kim kime ne demiş... Buradaki “dedikodu” bizim kötü çağrışımımızdan çok daha geniş; insanların birbirleriyle ilişkileri, yaşadıkları hakkındaki her konuşmayı kapsıyor. Demek ki başkalarının hayatını konuşmak, insan olmanın çok temel bir parçası. Hatta Dunbar biraz da iddialı; dedikodu olmasaydı toplumun da olmayacağını söyler.

Peki dedikodu her zaman kötü müdür? Dedikodu sadece komşunun ne yaptığıyla da sınırlı değil. Hükümet, siyasi partiler, şirketler, arkadaş grupları... Kimin yükselip kimin düştüğünü de konuşuruz. Belki de asıl mesele ne konuştuğumuz değil, neden konuştuğumuz.

Birinin başına gelenden ders çıkarmak için anlatıyorsak, bir başkasının deneyiminden öğreniyorsakya da birini bir tehlikeye karşı uyarmak istiyorsak bundan her zaman kötü niyet aramak gerekir mi?

BİRİKEN GERİLİM

Sosyal psikolog Matthew Feinberg ve ekibinin yaptığı araştırmada, deneklere karşılarındaki birinin haksızca, bencilce davrandığı gösterilmiş. İzleyenlerin nabzı yükselmiş, içlerinde bir gerilim birikmiş. Ama o kişiyi başkalarına haber verip uyarabilenlerde bu gerilim düşmüş, rahatlamışlar. Dahası, yazdıkları uyarı notlarının yaklaşık yüzde 84'ü birini cezalandırmak için değil, korumak içinmiş. Yani başkasının kötü davranışını anlatırken duyduğumuz o rahatlık, kötücüllükten çok adalet duygusuyla ilişkili olabilir.

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Başkasının başına gelenden haz duyuyorsak; onu küçültmek, itibarsızlaştırmak, ya da onun düşüşüyle kendimizi biraz daha yukarıda hissetmek için anlatıyorsak; işte orada durup düşünmek gerek.

Çünkü belki de dedikodunun asıl aynası, hakkında konuştuğumuz kişi değil, kendimiziz.

Başkalarının hayatını konuşurken, aslında kendi değerlerimizi, korkularımızı, meraklarımızı, hatta başkalarıyla kurduğumuz ilişki biçimini de ele veriyoruz.

Öyleyse bir dahaki sefere “Duydun mu ne olmuş?” diye başlayan bir konuşmada, belki de kendimize küçük bir soru sorabiliriz: Ben bunu neden anlatmak istiyorum?

Çünkü bazen başkaları hakkında söylediğimiz bir cümle, kendimiz hakkında sandığımızdan çok daha fazlasını söyler.