Aşk sana verebileceğim tek şey

Abone Ol

Bazı cümleler vardır; söylenirken küçük görünür ama insanın içinde uzun süre yankılanır. Ne büyük vaatler taşırlar ne de geleceğe dair kesinlikler. İçlerinde yalnızca çıplak bir hakikat vardır. Benim için “Aşk sana verebileceğim tek şey” cümlesi de tam olarak böyle bir yerde duruyor. Çünkü insan birini sevdiğinde ona her şeyi veremez. Onun geçmişini değiştiremez. Yaralarını tamamen iyileştiremez. Korkularını ortadan kaldıramaz. Hayatın bütün zorluklarından onu koruyamaz. Her sorunun cevabını bulamaz. Her kapıyı açamaz. Her kaybın önüne geçemez. Hatta bazen yanında kalmak istese bile koşullar, zaman, mesafe ya da hayatın kendi akışı buna izin vermez. İşte belki de aşkın en gerçek tarafı burada başlar. Yapabileceklerimizin sınırını fark ettiğimiz yerde.

“Aşk sana verebileceğim tek şey” demek, ilk bakışta eksik bir cümle gibi duyulabilir. Sanki insanın elinde aşk dışında hiçbir şey kalmamış gibi… Oysa biraz daha derinden bakınca, bu cümlede eksiklikten çok bir kabulleniş vardır. Sana hayatın garantisini veremem. Sana hiç üzülmeyeceğinin sözünü veremem. Seni hiçbir zaman incitmeyeceğime dair kusursuz bir vaat veremem. Her zaman doğru şeyi söyleyemem. Her zaman doğru zamanda yanında olamayabilirim. Ama sana karşı hissettiğim şeyi saklamadan verebilirim. Aşkı. Belki de modern ilişkilerin en büyük yanılgılarından biri, sevgiyi bir çeşit kusursuz hizmet gibi görmemizdir. Birini seviyorsak onun bütün ihtiyaçlarını anlamalı, her duygusuna cevap vermeli, her an ulaşılabilir olmalı, onu hiç hayal kırıklığına uğratmamalıyız gibi düşünürüz. Oysa iki insanın birbirini sevmesi, iki insanın insan olmaktan çıkması anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek yakınlık kusurların ortasında kurulur. Birini gerçekten sevdiğimizde onun yalnızca güçlü, güzel, kolay sevilen taraflarına değil; kararsızlığına, korkularına, sessizliklerine, bazen anlaşılmaz olan yanlarına da yaklaşırız. Aynı şekilde kendi kırılganlığımızı da ona açarız. Aşk biraz da budur. Karşındaki insanı tamamen çözülmesi gereken bir problem olarak görmemek. Onu tanıdığını düşünüp merak etmeyi bırakmamak. Çünkü bir insanı sevmek, onu bitmiş bir cümleye dönüştürmemektir. Uzun ilişkilerin en büyük tehlikelerinden biri belki de alışkanlıktır. Bir süre sonra karşımızdaki kişiyi bildiğimizi düşünmeye başlarız. Ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, neye kızacağını, neyi seveceğini tahmin ederiz. Ve farkında olmadan onu yaşayan, değişen bir insan olmaktan çıkarıp zihnimizde oluşturduğumuz bir karaktere dönüştürürüz. Oysa insan değişir. Bugünkü biz, beş yıl önceki biz değildir. Sevdiğimiz insan da değildir. Belki aşkın en önemli görevlerinden biri, karşımızdaki kişiye tekrar tekrar bakabilmektir.

“Sen hâlâ benim için bilinmeyen birisin,” diyebilmek.

Hayret edebilmek. Merak edebilmek. Onun içinde henüz tanımadığımız odalar olduğunu kabul edebilmek. Belki de bu yüzden aşk ile sanat arasında gizli bir akrabalık vardır. Sanatçı dünyaya herkesin baktığı yerden bakar ama herkesin gördüğü şeyi görmez. Sıradanlığın içinden başka bir şey çıkarır. Gündelik olanın içindeki gizemi fark eder. Aşk da böyle değil midir? Herkesin gördüğü bir insanın içinde yalnızca sizin fark ettiğiniz küçük ayrıntılar vardır. Bir kahkahanın biçimi. Bir kelimeyi söylerken sesinin değişmesi. Sessiz kaldığında yüzünün aldığı ifade. Uykulu bir sabah hâli. Bir kalabalığın içinde sizi bulduğu bakış. Dışarıdan bakıldığında hiçbir anlam taşımayan küçük şeyler, sevginin içinde büyür. İki insan arasında özel bir dil oluşur. Bazı kelimeler yalnızca onlar için başka bir anlam taşır. Bir şarkı, bir sokak, bir kahve kokusu ya da sıradan bir akşam bir anda hatıraya dönüşür. Belki “büyü” dediğimiz şey tam olarak budur. Bir şeyin başkaları için sıradan, sizin için eşsiz olması. Ama aşk yalnızca güzel anlardan oluşmaz. İnsan sevdiğinde kendi karanlığıyla da karşılaşır. Kıskançlıkla, özlemle, kaybetme korkusuyla, terk edilme korkusuyla, geçmişten taşınan yaralarla… Bazen sevdiğimiz kişi bu duyguların sebebi değildir; yalnızca onların görünür hâle geldiği yerdir. Yakınlık bizi kendimizle karşılaştırır. Bu nedenle iyi bir ilişki yalnızca huzur veren bir alan değildir. Bazen insanın kendisini tanıdığı en güçlü aynalardan biridir. Önemli olan o karanlıktan neyle döndüğümüzdür. Suçlamayla mı? Kontrolle mi? Sessizlikle mi? Yoksa biraz daha farkındalıkla mı? “Bunu hissediyorum.” “Bundan korkuyorum.” “Burada incindim.” “Burada sana ihtiyacım var.” Bu cümleleri söyleyebilmek aşkın en olgun hâllerinden biridir. Çünkü aşk yalnızca “seni seviyorum” demek değildir. Bazen “sana gerçeğimi gösterecek kadar güveniyorum” demektir. Ve belki de “Aşk sana verebileceğim tek şey” cümlesinin gerçek anlamı burada ortaya çıkar. Bu bir yoksulluk cümlesi değildir. Bir teslimiyet cümlesidir. Sana hayatın bütün cevaplarını getiremeyebilirim. Dünyayı senin için güvenli bir yere çeviremeyebilirim. Geçmişini değiştiremeyebilirim. Geleceğimizi garanti edemeyebilirim. Ama karşında sahici olabilirim. Seni görmeye çalışabilirim. Seni merak etmeye devam edebilirim. Yanında olduğum zaman gerçekten orada olabilirim. Ve seni severken seni kendime ait bir şeye dönüştürmeden sevmeyi öğrenebilirim. Çünkü aşkın en güzel hâli sahip olmak değildir. Tanık olmaktır. Bir insanın hayatına, değişimine, neşesine, korkusuna, karanlığına ve ışığına tanıklık etmek. Bazen uzaktan. Bazen çok yakından. Bazen konuşarak. Bazen yalnızca sessizce. Belki sonunda insanın başka bir insana verebileceği en büyük şey gerçekten de budur. Kusursuzluk değil. Garanti değil. Sonsuz vaatler değil. Sadece kalbinin içindeki gerçeği saklamamak. Ve bir gün karşındaki insana bütün savunmalarından arınmış şekilde şöyle diyebilmek: Aşk sana verebileceğim tek şey. Belki de bazen tek bir şey, her şeyden daha fazladır.