Aşk yeter mi?

Abone Ol

İlişkiler üzerine konuşurken en sık duyduğumuz cümlelerden biri şudur: “Yeter ki sevgi olsun.” Oysa bir çift terapisti olarak yıllardır gördüğüm tablo bana başka bir gerçeği hatırlatıyor. Aşk, bir ilişkiyi başlatabilir; ancak onu sürdüren şey yalnızca aşk değildir. İlişkinin uzun ömürlü olmasını sağlayan, iki insanın birbirinin yaşam biçimine, değerlerine ve bireyselliğine nasıl yaklaştığıdır.

Toplumda sıkça yapılan bir hata, ilişkilerde yaşanan sorunları yalnızca siyasi görüş, kültürel kimlik ya da dünya görüşü farklılıklarına bağlamaktır. Oysa mesele çoğu zaman bu değildir. Farklı düşüncelere sahip iki insan son derece sağlıklı ve doyurucu bir ilişki yaşayabilir. Aynı dünya görüşünü paylaşan iki insan ise birbirini tüketebilir. Çünkü ilişkinin kaderini belirleyen, farklılıkların varlığı değil; o farklılıklarla nasıl ilişki kurulduğudur.

İki insanın birbirine çekim duyması oldukça doğaldır. Hatta psikoloji bize, bazen en güçlü çekimin birbirinden oldukça farklı kişiler arasında yaşandığını söyler. Farklı olan merak uyandırır. Bilinmeyen cezbedicidir. İnsan kendisinde eksik gördüğü ya da sahip olmadığı özellikleri karşı tarafta gördüğünde etkilenebilir. İşte bu nedenle aşkın ilk döneminde farklılıklar çoğu zaman romantik görünür.

Ancak zaman ilerledikçe romantik bulunan farklılıklar, gündelik yaşamın içinde bir sınava dönüşebilir. Sabah nasıl başlanacağı, tatillerin nasıl geçirileceği, çocuk yetiştirme anlayışı, ailelerle kurulacak ilişki, para yönetimi, sosyal çevre, kadın ve erkek rolleri, bireysel özgürlük alanı… Bütün bunlar artık romantik çekimin ötesinde ortak yaşamın gerçekleridir.

Tam da bu noktada çift terapisinde sıkça karşılaştığımız bir kavram devreye girer: müzakere edilebilirlik.

Bir ilişkinin sağlıklı olması, iki kişinin her konuda aynı fikirde olması anlamına gelmez. Sağlıklı ilişki; farklı fikirlerin konuşulabildiği, tarafların birbirini değiştirmeye çalışmadan birbirinin varlığına alan açabildiği ilişkidir. Ne yazık ki birçok ilişki, farklılıklar nedeniyle değil; farklılıkları ortadan kaldırma çabası nedeniyle yıpranır.

DEĞER-TERCİH

Bir partner diğerine sürekli “Benim gibi düşünmelisin.”, “Benim istediğim gibi yaşamalısın.”, “Bunu yaparsan seni kabul ederim.” mesajını verdiğinde ilişki, sevginin beslendiği güven alanını kaybetmeye başlar. Çünkü sevgi ancak kabul edildiğini hisseden bir ortamda gelişebilir. Sürekli dönüştürülmeye çalışılan kişi ise zamanla kendisini savunmaya, geri çekilmeye ya da mücadele etmeye başlar.

İlişkilerde en sık karıştırılan kavramlardan biri de değer ile tercih arasındaki farktır. Bir insanın yaşam biçimi, giyim tercihi, sosyal çevresi ya da günlük alışkanlıkları değişebilir. Bunlar müzakere edilebilir alanlardır. Ancak kişinin temel değerleri; özgürlük anlayışı, kadın ve erkeğin ilişkideki yeri, saygı biçimi, bireysellik algısı ya da yaşam felsefesi çok daha derin katmanlardır. Bu alanlarda taraflardan birinin sürekli ödün vermesi bekleniyorsa, ilişkinin zaman içinde yorulması kaçınılmazdır. Bu nedenle çift terapisinde sıkça şu soruyu sorarız:

“Partnerinizi gerçekten olduğu gibi seviyor musunuz, yoksa onu olmak istediğiniz kişiye dönüştürmeye mi çalışıyorsunuz?”

Bu soru çoğu zaman ilişkinin en kritik kırılma noktasını ortaya çıkarır. Elbette hiçbir ilişki tamamen sorunsuz değildir. Her iki taraf da zaman zaman değişir, gelişir ve birbirine uyum sağlar. Ancak sağlıklı uyum ile kimliğin silinmesi arasında önemli bir fark vardır. İlişki; iki kişinin birbirine benzediği değil, iki ayrı bireyin birlikte var olabildiği yerdir. Uzun yıllar boyunca yapılan araştırmalar da göstermektedir ki ilişkilerin en güçlü koruyucu faktörlerinden biri, karşılıklı saygıdır. Saygı; yalnızca nezaket göstermek değildir. Saygı, partnerinizin sizden farklı olma hakkını tanıyabilmektir. Onun bireyselliğini tehdit olarak değil, ilişkinin doğal bir parçası olarak görebilmektir. Belki de bu nedenle “Aşk her şeydir” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Aşk çok kıymetlidir. İlişkinin kapısını açar. Kalbi harekete geçirir. İnsanları birbirine yaklaştırır. Fakat ilişkinin yıllar içinde derinleşmesini sağlayan şey; güven, saygı, psikolojik esneklik ve ortak yaşamın müzakere edilebilir olmasıdır. İlişkilerde asıl soru, “Birbirimizi ne kadar seviyoruz?” olmayabilir. Belki de asıl soru şudur: “Birbirimizin farklılıklarına ne kadar alan açabiliyoruz?” Çünkü aşk, insanları bir araya getirir. Birlikte kalmayı ise, birbirini değiştirmeye çalışmadan aynı hayatın içinde yer açabilen insanlar başarır.