Atamın huzurunda; bir nesilden diğerine emanet

Abone Ol

10 Kasım sabahı, takvimde sadece bir tarih değildi…
O sabah, bir milletin kalbine kazınmış en derin duygunun, özlemin ve minnetin günüydü. Biz de o gün, kızım Esmer Alya ile birlikte Anıtkabir’e doğru yola koyulduk. Henüz 7 yaşında… Gözlerinde merak, kalbinde saf bir sevgiyle “Baba, Atamızı gerçekten görebilecek miyiz?” diye sorduğunda, yutkundum. Gözlerim doldu. Çünkü o an, Atatürk’ü anlatmanın değil, yaşatmanın zamanıydı.

Ankara’da hava soğuktu ama içimiz sıcaktı. Cumhuriyet’in evlatları olarak milyonlarla birlikte aynı yöne, aynı duyguyla yürüyorduk. Trafik kilitlenmişti, araçlarımızı 3 kilometre uzakta bir yere park ettik. Ama kimse şikayetçi değildi. Çünkü o yürüyüş, bir yolculuktan fazlasıydı. O yürüyüş, bir bağlılık, bir vefa ve bir teşekkür yolculuğuydu. Küçücük elleriyle elimden sıkıca tutan kızım, “Baba, neden herkes bu kadar kalabalık?” diye sordu. “Çünkü Atamızı çok seviyoruz kızım,” dedim. “Çünkü o bize Cumhuriyet’i hediye etti.”

Kalabalığın arasından ilerlerken, her yaştan insanın gözlerinde aynı ışığı gördüm. Kimi yaşlı bir nine, bastonuna yaslanmış ağır adımlarla yürüyordu; kimi genç bir delikanlı, elinde bayrağıyla gururla ilerliyordu. O an anladım ki, Mustafa Kemal Atatürk sadece bir lider değil; bir vicdan, bir umut, bir halkın ortak kalp atışıydı.

Anıtkabir’in merdivenlerine vardığımızda, kalabalığın sesi bir anda yankılandı:
“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!”
O slogan gökyüzüne kadar yükseldi. Kızım da ellerini havaya kaldırarak aynı sözleri tekrarladı. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. Çünkü Atatürk’ün “Beni görmek demek, yüzümü görmek değildir; fikirlerimi, duygularımı anlamaktır.” sözünü, 7 yaşındaki bir çocuğun yüreğinde yeniden gördüm.

Atamızın huzuruna çıktığımızda, sessizlik her şeyi anlattı. Esmer Alya başını eğdi, küçücük elleriyle kalbini tuttu. Benim için o an, hayatımın en anlamlı anlarından biriydi. Kızım, Atasıyla tanıştı. O, belki bir heykel gördü ama ben bir neslin geleceğini gördüm.

Andımızı hep birlikte okuduk. “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” sözleri Anıtkabir’in taş duvarlarında yankılanırken, tüylerim diken diken oldu. Etrafımdaki binlerce insan aynı sesi, aynı ruhu taşıyordu. Cumhuriyet’in evlatları oradaydı. Kimsenin dayatmasıyla değil, içinden gelen inançla oradaydı. Çünkü Atatürk, bir rejimin kurucusu olmanın ötesinde, bir halkın özgürlük bilincini uyandıran bir ışık olmuştu.

Bu yıl Anıtkabir’e tam 1 milyon 219 bin 148 kişi geldi.
Bu, sadece bir sayı değil. Bu, milyonlarca kalbin aynı anda “Biz buradayız Atam!” demesiydi. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, gençler, kadınlar, çocuklar, işçiler, emekliler, öğretmenler, mühendisler, kısacası bu ülkenin onurlu yurttaşları Anıtkabir’e akın etti. Bu kalabalık, Atatürk’ün fikirlerinin hâlâ dimdik ayakta olduğunun kanıtıydı.

Benim için bu 10 Kasım, sadece bir anma günü değil, aynı zamanda bir ders oldu. Kızımın gözlerinde gördüğüm o ışık bana şunu hatırlattı:
Cumhuriyet, sadece geçmişin değil, geleceğin de teminatıdır.
Ve o geleceği yaşatacak olan, bugün ellerimizi tutan o küçük yüreklerdir.

Evet, yorgunduk. Üç kilometre yürümüştük. Ama o yorgunluk bile güzeldi. Çünkü Atatürk’e yürüyen hiçbir adım boşa değildir. Anıtkabir’den dönerken, kızımın sesi yankılandı:
“Baba, ben de büyüyünce Atamız gibi güçlü olacağım.”
O cümleyle birlikte içimde bir umut filizlendi. Demek ki Atatürk’ün emaneti emin ellerdeydi.

Biz o gün sadece bir mozoleyi ziyaret etmedik. Biz, Cumhuriyet’in temellerine yeniden dokunduk.
Biz, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen bir liderin, insanlık mirasına sahip çıktık.
Biz, o taş merdivenlerde bir ulusun karakterini gördük: Dirençli, onurlu ve vefalı.

Ve ben bir baba olarak, bir yurttaş olarak, bir emekçi olarak gurur duydum.
Çünkü Atatürk’ün bize bıraktığı miras, sadece bir devlet değil; özgür düşünen, eşit yaşayan, onurlu bir halktı.

O gün Anıtkabir’de, milyonlarca kalp aynı anda “Atam rahat uyu, biz buradayız!” dedi.
Ve ben biliyorum ki, o ses hiç susmayacak.
Cumhuriyet, bir ışık gibi yanmaya devam edecek;
çünkü o ışığı söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecek.