İlkokul son sınıfta en sevdiğimiz şeylerden biri mahallemizdeki arsada futbol oynamaktı. Okul çıkışı önlüklerin yakasını çözmeden koşardık sahamıza. İrice iki taş arası on beş çocuk adımı hesapla kaleleri kurup nefes almadan başlardık oynamaya. Oyun kuralları mı dediniz? Mahallede öteden beri uygulanan kurallara göre oynardık biz. Beşe beş takımlarlaaltıda devre on ikide biter usulü. Beleşten golün düşmanı anlamına gelen ofsayt burada tedavülden kaldırılmış olup, bol golün desteklenmesi adına üç korner bir penaltıya karşılık gelirdi. Taşın üzerinden geçen topların gol sayılıp sayılmaması “adamınız bile gol diyor oğlum” cümlesinin rakipte yapacağı etki sonucu verilecek demokratik karara kalmıştı. Hele size topa abanmak yok desem? Futbol anayasamızda olmayan ve topa çok şiddetle vurma anlamına gelen abanma halinde top kalenin ortasından geçse de gol geçerli olmazdı. Çocuk yüreği işte, şiddeti daha o yaşta reddediyorduk. Bu geniş izahatı takiben izninizle size küçük bir öykü anlatacağım. Bizim mahalleye iki tane iri kıyım abi dadanmıştı. İnsandan söz ederken tane denmez kişi denir biliyorum ama o ikisi tane ile anılan ne varsa o türdendi işte. Sahanın kenarındaki taşlara oturup “yeşilli koş şuraya, şişko gel bakalım sen ortaya” diye emir yağdırırlardı. On bir yaşını süren çocuklar olarak taktikten ne anlarız ki biz? Arada “vur vur “ diye gaza getirir, vurulan top auta çıkınca “hadi bir koşu tornacıya git ayağına torna çeksinler ufaklık “cümlesine muhatap olurdu kulaklarımız. Hele ben doksana uçmama rağmen golü önleyemeyince “yuh, uçan çuval” diye seslenilmesine cidden tav olurdum. Neredeyse her gün aynı minvalde sürüp giden bu olay yüzünden artık ne neşe ile oynamak kalmıştı, ne de maçtan alınacak keyif. Derken bir gün bizim takım kaptanının canına tak etmiş olmalı, bütün cesaretini toplayıp yüksek perdeden arz ediverdi günlerdir biriktirdiğimiz duygularımızı. “Sıkıyorsa gelin bizle oynayın bakalım!” Aman efendim aman. Meğer sanatçılarımız dünden bekliyorlarmış bu meydan okumayı. Afili yürüyüşlerle sahaya dalmalarını izleyen süreçte arkadaşından büyük görünen uzun boylusu plastik topumuzu tek ayakta yaklaşık yirmi otuz kez sektirerek gözdağı anlamında kısa bir şovu takiben gürledi : ”-Tamam, biz ikimiz, siz hepiniz!” Kısa bir toplantı yaptık aramızda. Beşe iki oynama şeklinde kabul edilerek başlayan maçta zaman ilerledikçe güneşe kar dayanmayacağı gerçeği ağır ağır vurmaya başlamıştı yüzümüze. Biri tekme tokat oynuyor, öbürü sürekli varyete yaparak bizi arsaya bitişik otobüs durağındakilere rezil ediyordu. Skor tabelasındaki sıfıra karşı durmak nedir bilmeyen sayılar nedeniyle eve gidecek yüzümüz kalmamıştı. Yedeklerden de fayda yoktu. Hoş katkıları ne olacaktı ki, neticede onlar da bizim gibi çocuk, Barcelona’nın alt yapısı değil ya. Arada bir değişiklik yapmamıza karşın sonucun oluşmasına hiç birimiz engel olamıyorduk.
GİZEMLİ ANTRENÖR
Yetmiyormuş gibi bir de birbirimizi suçlamaya başlamıştık kaybedenlerin bilinen şarkısını söyleyerek. On ikide bitecek maçta on birinci golü kaleden çıkardığımızda nedense birden durup eli iyice yükseltmeye karar verdiklerini ilan ettiler. Kendilerine o kadar güveniyorlardı ki şu cümleyi kurmakta bir sakınca görmemişlerdi. “Hadi bakalım, atan galip”.
Bu meydan okuma o denli yüksek sesliydi ki otobüs durağındaki yaşlı bir amcanın arsaya doğru yürümeye başladığını gördük. Yanımıza geldiğinde: “Delikanlılar, beş dakikalığına antrenör olayım mı şu ufaklıklara, hem belki bugün öğrenecekleri bir kaç şey hayatta da lazım olur onlara” deyişi bugün bile hala kulağımda. Birbirlerine bakıp güldüler dev rakibin yenilmez oyuncuları. “O zaman beş dakika mola” dedi kısa olanı. Bu süreçte onlar topu sektirerek çevredeki kızlara hava atmayı sürdürsünler, yaşlı amca” toplanın bakalım” dedi bize.
Elinde iki adet pazar filesi olmasa, pek azametli duruşunu gören onu dünya kupası finalindeki takımına taktik vermeye hazırlanan teknik adam sanır. Önce hepimizi babacan tavırla süzen amcamız eli ile rakibimizi işaret ederek: ”Bakın çocuklar dedi, rakip güçlü ve daha önemlisi gücünün farkında, bu yüzden sizin artık kavga etmek yerine birbirinize destek olmanız lazım. Birbirinizi suçlamadan hata yapanın açığını kapatmak, kendinizi değil her şeyden önce inandığınız değerleri korumayı düşünerek takım gibi oynamanız şart. Öyle her topu alan tek başına çalım yapıp gol atacağını düşünürse, işte böyle topu ayağınızdan alıp kevgire çevirirler sizi. Size lazım olan tek şey sahanın kenarlarına doğru açılıp birbirinize güvenmek ve topu ayağınızda tutmadan sabırla boş adama pas yapmak. Akıllı olursanız yenilmeyecek güç yoktur bu hayatta. Beklediğiniz golü de ancak böyle atabilirsiniz” dedi. Öykümüz bu kadar efendim. Sıkılanlardan özür dileriz. Şimdi “Biz bir araba dolusu lafı boşuna mı dinledik, sonuç ne oldu?” diyenleriniz olduğunu hissediyorum. Eh madem öyle anlatayım bari. Yediğimiz on birinci golün başlama vuruşunu yapan kaptanın pasını alan santrfor rakibin üzerine gitmek yerine dönüp topu kaleye yani bendenize kadar yolladı. Bu sırada diğerleri amcamızın tarif ettiği şekilde kenarlara doğru açılarak sahaya yayılmışlardı. Ben elimdeki topu sağ beke, sağ bek ortadaki kaptana, kaptan da hızla sol çizgiye geçen santrfora iletti. Rakipler üzerine doğru hamle yapınca dönüp o da topu gerideki sol beke yollayınca rakip bir çemberin içine düşmüş oldu. İki üç dakika boyunca kendilerini oldukça sinirlendiren bu adam-top kovalamacasının takiben topa en son kaptanımızın bütün gücü rakip kaleye doğru vurduğunu hatırlıyorum o kadar. Boş kaleye doğru hızla giden topun gol olup olmadığı bugün aklımda kalmadı ve yine her nedense amcanın bize öğrettiklerini o gün dışında hayatımızın hiçbir yerinde köhne ezberlerimiz yüzünden pek uygulayamadık ama bugün futbolcuların antrenman ve maç öncesinde oynamayı çok sevdikleri beşe iki ortada sıçan oyununu muhtemelen bizim icat ettiğimizi söyleyebilirim. İnanmayan bu öyküyü anlatırken gözlerimde biriken damlalara değil, sahadaki futbolcuların gözlerindeki çocuksu sevince baksın.