Aylardan devrim

Abone Ol

Vapur iskelesinde karşıladığı dostu, Atilla İlhan’ın ışıltılı gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. “Okan, biraz önce Denizlerin asılmış olduğunu öğrendim.” Elindeki kağıdı uzatarak, bu şiiri ilk sen okuyacaksın. Adını Mahur koydum.

“Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede…”

Şiiri bize okurken Okan Yüksel ustamızın da gözlerinden yaşlar iniyordu…

“O mahur beste çalar. Müjganla ben ağlaşırız”

Benim ülkemde, mayıs aylarında, tomurcuk kokulu gelen baharla birlikte gömülen üç fidan hatırlanır hüzünle… Her mayısta hüzünlerimiz yeşerir birden.

O zamanlar ben daha doğmamışım. Ama iyi ki de doğmamışım, bu acıların üzerine.

Anlatanlar, “TBMM’ne gelen idam cezalarıyla birlikte bazı milletvekilleri ‘üç bizden, üç sizden' diyerek ‘evet’ oyu kullandılar. 323 milletvekilinden 273 vekil, idama kabul oyu verdi. İsmet İnönü ve Bülent Ecevit çok karşı çıkmıştı ama engel olamamışlardı idam hükmüne!” diyorlardı…

“Uy anam anam Haziranda ölmek zor” diyen, rahmetli şair Hasan Hüseyin’e isyanla seslenesim var benim de.

Haziranda ölmek zor, mayısta darağacına yürümek zordan da öte…

Vatan sevdalısı üç gence karşı, lanet olsun vatanı yönetenlerin verdiği idam hükümlerine…

GİTAR KONÇERTOSU

Deniz Gezmiş idamından önce babasına yazdığı mektupta, “İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.” Asılmadan önceki son istek olarak Rodrigo’nun gitar konçertosunun çalınmasını istemişti cellatlarından.

68 kuşağının lideri Deniz Gezmiş, elli dört yıl önce 6 Mayıs 1972'de gece yarısı idam sehpasına götürülmeden önce, son arzusu olarak demli bir çay ve sigara eşliğinde Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nu dinlemek istemiş.

“Konçerto, altı yüz bin kişinin öldüğü bu iç savaşı, cephelerde faşizme karşı direnen devrimcilerin umutlu coşkusunu ve sonrasında yönetimi ele geçiren diktatör Franco'nun kendi halkına yaşattığı acıları ve yaptığı zulümleri anlatır.”

Konçerto bitip o idam sehpasına doğru yürürken, Ulucanlar Cezaevi'ndeki tüm tutuklular da ıslık ile konçertoyu yeniden çalar.

Deniz asılırken Yusuf Aslan’ı getirirler oraya ve Yusuf Aslan oradakilere, “duydum Deniz’in sesini,” der. Darağacı bu defa onun için hazırlanır. Yusuf çıkar bu defa tabureye son kez şöyle der: “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için, bir defa, şerefimle ölüyorum.”

“Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Bizler halkımızın hizmetindeyiz, sizler Amerika’nın… Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” Ve sonra sıra Dede’ye, Hüseyin İnan’a gelir. Sigara içip içmeyeceğini sorarlar. İçmeyeyim, der.

Son sözlerini söyler yüreklice: “Ben, şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum.”

Bir kişi daha götürülse idama bu Atilla Keskin olacaktır. Ama daha başka kimse götürülmez. Son idam edilen Hüseyin İnan’dır. Ama vasiyeti kalır Atilla Keskin’e... İdama, darağacına götürülürken, Hüseyin İnan, can yoldaşından, Atilla Keskin’den tek bir şey ister:

“Eğer bir gün kurtulursan bu zindanlardan, eğer bir gün özgür olursan, bir sevdiğin olursa ve ondan da bir oğlun olursa, ne olur benim adımı koy…” Ölmeden önceki son isteği budur Dede’nin... Atilla Keskin, cezaevlerinde dört sene kaldıktan sonra, 1977 yılında yurt dışına çıkar.

Kendi gibi yürekli bir kadını sever. Bu kadından bir oğlu olur. Hiç şüphesiz, adı Hüseyin İnan olur. Almanya’dır gurbetin adı… Aradan yıllar geçer, Hüseyin İnan büyür. Sürgünlük büyür, büyür vatan hasreti…

DEDE’NİN GÖZYAŞLARI

Ve bir gün, küçük Hüseyin İnan, spor yaptığı yerden dönerken, sırt çantası yoldan geçen bir kamyona takılır. Tekerleklerin altına sürüklenir. Ve o anda can verir... Ve ne acıdır ve ne tuhaftır ki, aylardan mayıstır...

Oğluna benim adımı koy, diyen yoldaşın adını taşıyan ilk oğlu, ilk göz ağrısı yine mayıs ayında alınmıştır Atilla Keskin’in elinden. Masumken ölmüştür Hüseyin, tıpkı ismini aldığı Hüseyin İnan gibi, onun yoldaşları gibi. Annesi, beyaz bir tabuta konulmalı, diye diretir.

Almanya’da günlerce beyaz ve küçük bir tabut aranır. Sonunda bulunur o beyaz tabut. İçine Hüseyin konur… 12 yaşındaki Hüseyin’in arkadaşları, mezara o an üzerlerinde ne varsa, çiçeklerini, kasetlerini, ayakkabılarını, walkmanlerini, şapkalarını atarlar...

Ve işte o an boşanır gözyaşları... Ve Atilla Keskin, yoldaşları birkaç metre ilerde asılırken ağlamayan Atilla Keskin, tam 21 yıl sonra, ilk oğlu Hüseyin’in mezarı başında ağlamaya başlar.”

İsyanları gözlerinden akar sanki…

‘Ağlamak ayıptır ya devrimciler için, hep içimize akıtırız ya o içimizi dağlayan gözyaşlarını… Yüreği avucunda bir şair bozar bu kalpsiz geleneği; Atilla Keskin’in en yakın dostlarından şair Nihat Behram bozar… ‘Ben ağlıyorum ve kimseden izin almıyorum, diyerek kalemine sarılır.

“Dışarıda aynı gün, aynı dünya, aynı insanlar. Ve ilk kez o gün anladım; bir odanın, bir evin, bir sokağın, bir evin insana düşmanca bir acı verebileceğini…”

Sonraki mayıslarda; devrimciler ağladı, şairler ağladı, milletimiz ağladı.

Belki de idam sehpalarına, cellatlarına tenezzül etmeyip, kendileri tekme atan korkusuz, bu üç devrimciye ağlayarak şiirini yazmıştı Can Yücel de:

“En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…

En hızlısıydı hepimizin

En önce o göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”

Geçen yıl kaybettiğimiz hocam Okan Yüksel’in ve önceki tüm devrimcilerin anısına saygıyla...