Sabah erken saatte yeğenim aradı. Sesi üzgündü.
“Uyumaya hazırlanırken klavyenin üstünde bir örümcek gördüm” dedi. “Panikle odadan çıktım. Bana zarar vereceğinden değil; ya ben uyurken yatağıma gelirse diye korktum. Babamı çağırdım. Örümceği peçeteyle alıp pencereden attı. Ama galiba peçetenin arasında ezildi.”
Sonra durdu:
“Yatağa uzanınca aklıma Dostoyevski’ye atfedilen o cümle geldi” dedi: “Ya o örümcek, bütün hayatı boyunca kendini benim oda arkadaşım olduğunu sandıysa?”
Aynı oda. Aynı gece. Biri kendini tehdit altında hissetti. Diğeri belki de sadece güvenli bir köşe arıyordu. İkisi de kendi gerçeğini yaşadı.
Sussex Üniversitesi’nden nörobilimci Anil Seth’in çarpıcı bir iddiası var: “Gerçeklik kontrollü bir halüsinasyondur.” Beyin dünyayı olduğu gibi algılamıyor; geçmişimizi, korkularımızı ve beklentilerimizi gelen sinyallerle birleştirip bize bir gerçeklik sunuyor. Gözlerimiz sadece bir kamera gibi çalışmıyor, gördüğümüz şey, dış dünyanın kendisi değil; beynimizin geçmişimizle, korkularımızla, beklentilerimizle yoğurarak ürettiği bir tahmin.
Yeğenim klavyede örümceği gördüğünde beyni anında bir tahmin yaptı: tehdit. Belki bir çocukluk anısı, belki bir film sahnesi, belki sadece “örümcek” kelimesinin taşıdığı yük… Hepsi bir araya geldi, “kaç” dedi. Örümcek de aynı şeyi yaptı. Onun beyni de küçücük olsa bile kendi tahminini üretti.
BAMBAŞKA GERÇEK
İkisi de aynı klavyeye baktı. İki ayrı dünya gördü.
Peki neden böyle? Neden aynı odada iki canlı bambaşka bir gerçeği yaşıyor?
Sosyolog Pierre Bourdieu’nun cevabı net: Gerçeği biz seçmiyoruz, geçmişimiz seçiyor. Bourdieu buna “habitüs” diyor, yıllar içinde içimize işlemiş alışkanlıklar, bakış açıları, tepkiler. Korkularımız, alışkanlıklarımız, yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz… Hepsi gözlüğümüzü şekillendiriyor. Ve o gözlük bizi görüyor; çoğu zaman biz onu görmüyoruz.
Düşünün: aynı yaşı yaşayan iki insan. Biri “artık geçti” diyor, diğeri “şimdi başlıyor.” İkisi de yetmişinde. Ama biri yorgun bir akşam yaşıyor, diğeri yeni bir sabah.
Yani gerçeği değiştiremesek de gerçekle ilişkimizi değiştirebiliriz. Bunun için, otomatik tepki vermeden önce bir an durmak: “Beynim şu an hangi tahmini yapıyor?” diye sormak gerekli. Sonra bir adım öteye geçerek “Aynı olaya başka biri nasıl bakardı?” sorusunu sorup birdakikalığına farklı gözlük takmayı deneyebiliriz.
Korkularımızı yargılamamak gerekiyor; ama körü körüne de inanmamak. Onlar da birer tahmin. Geçmişimizin bize verdiği gözlüğü fark etmek, tanıdıkça, zaman zaman başka bir gözlük takmayı da öğrenmek.
Belki de en zor kısmı burada başlıyor: Aynı dünyada yaşıyoruz ama her birimiz kendi gerçeğimiz içinde duruyoruz. Eşimiz, çocuğumuz, yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımız… Onlar da bizim gibi kendi tahminlerinin içinde dolaşıyor. Aynı masada oturup aynı şeyi konuşurken bile, aslında iki ayrı odayız.
İşte bunu fark ettiğimizde “Sen neden böyle düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Sen bunu nasıl görüyorsun?” alıyor. Birincisi yargılıyor, ikincisi anlamaya çalışıyor. Karşımızdakinin gerçeğine yer açtığımızda, kendi gerçeğimiz daralmıyor tam tersi, dünyamız genişliyor.
Yeğenim aradığında sesi üzgündü. Belki de sadece o örümcek için değil, gerçeğin ne kadar narin bir şey olduğunu hissettiği için.
Hepimiz kendi klavyemizin üzerinde, kendi gerçeğimizi yaşıyoruz.