“Bayrak” sızlar

Abone Ol

Osmanlı’nın dar günlerinde 1840’da başlar bu hikaye. Tekirdağ’da doğmuştur ama Boğaz’ın kıyısında bir yalıda büyür. Martılar, balıkçılar. Masmavi deniz. Bal sütü eksik şatafatlı sofralar. Özel dikim kıyafetler. Zenginlik adına ne ararsan var yani. Eee.. ne de olsa dedesi eski vali, nazır. Babası Divan-ı Hümayun’da katip. Olmasın mı? O kadarcık canım. Olsun tabi de imparatorluk bu. Kader dediğin birinin iki dudağı arasında. Bir ferman yeter. Peri masalı biter. Babası sürgün edilir. Mal, mülk yalı ne varsa gider. Ortada kalmıştır bizimki. Elinde bir tek kelimeler vardır. Bir de az çok bildiği Fransızcası. Tercüme bürosunda iş bulur. Rousseau, Voltaire okur. O zaman “Millet” kelimesinin sadece hutbelerde geçmediğini fark eder.

PADİŞAHIN MÜLKÜ

“Vatan” padişahın mülkü de değildir. Vatan milletin kendisinindir. Ama bu fikirler devleti rahatsız etmeye yeterde artar bile. İstanbul dar gelmeye başlar. Önce Paris’e gider. Oradan Londra’ya. Sisli sokaklar, dinmeyen yağmurlar derken tiyatro ile tanışır. Sahne ışıkları adeta onu büyüler. Bir kelime ile salonun ayağa kalktığını görür. Sıradan bir repliğin kalabalıkları nasıl etkilediğini fark eder. Ve anlar ki kalem gerçekten silahtan üstündür. İstanbul’a döndüğünde o eski adam değildir artık. Gazete çıkarır, yazılar yazar ama asıl istediği bir oyundur. Milletin yüreğine işleyecek, herkese dokunacak bir oyun. Sahneleneceği gün İstanbul kıpır kıpırdır. Biletler günler öncesinden bitmiş, salon saatler öncesinden dolmuştur. Yine de bir tereddüt vardır içinde. Ya beğenmezlerse. Perde açılır açılmaz salonda öyle bir alkış kopar ki, sanırsın sanki İstanbul yıkılıyor. İzleyen bir daha izleyemeye gelir, duyan ötekine anlatır. Salondan çıkanlar gözyaşlarıyla uzun süre sokakları dolaşır Ellerinde bayraklar “Yaşasın Vatan” sloganlarıyla. Oyunun Adı “Vatan Yahut Silistre’dir. Ama İstanbul burası. Burada öyle her istediğini yapamazsın. Devlet hemen refleks gösterir. Oyun yasaklanır. Namık Kemal sürgün edilir. Magosa. Kale duvarları. Rutubet. Sıtma. Ve hepsinden beteri. Yalnızlık. Bir kalemi kağıdı bile yoktur. Sonra. Midilli. Rodos. Anlayacağınız oradan oraya sürülür. Oysa fikir bu öyle zincir filan tanımaz. Namık Kemal 1888’de ölür. Henüz 48 yaşında ve sürgünde. Ama bıraktığı miras hiçbir mezara sığmaz. Nice yürekli yiğit onun izinden yürür. Cepheler, savaşlar, şanlı zaferler. Millet olma bilincinin şekillendirdiği vatan sevdası. Ve Türkiye Cumhuriyeti o kadrolarca kurulur. Aradan bir asır geçer. 3-5 kendini bilmez sınır kapısındaki bayrağa saldırır. Direkteki ay yıldızlı bayrağı indirir. Sanırlar ki bayrak 2 metre bez parçasıdır. Be bayraksız. O ay yıldız sadece direkte değil Namık Kemal’lerin, Enver’lerin, Cemal’lerin,

Mustafa Kemal’lerin ruhuyla bir milletin yüreğinde dalgalanıyor. Senin aşiret kafan basmaz.