“Bayram şekerleri tadında bir dünya barışı özlemimiz”

Şair Ayfer Karakaş’ın yeni şiir kitabı “Dirilerin Yası” adlı şiir kitabı Klaros Yayınları etiketiyle çıktı. Şiirin oluşum sürecini, yas kavramını ve şiirindeki atıfları konuştuk

Abone Ol

Karakaş, şiirindeki “zeytin dalı” kavramının bilinçaltında barışçıl bir dünya özleminin yansıması olduğunu kaydederek, “Daha önce dediğim gibi şairin şiarı da insanlık ve dünya adına ölümlerin yaşanmadığı, imkânların hakça bölüşüldüğü bir yaşam diyalektiğidir. Belki de yazılan bunca şiir, söylenen bunca şarkı, çekilen bunca film dünya düzenini elinde bulunduran güçlere, masalarda savaş planı yapan stratejistlere karşı bir mesaj ihtiva ediyor. Kalemim ve kelamım bir nebze nefes olduysa ne mutlu bana” dedi.

-Ayfer hanım, yakın zamanda Hasibe Ayten Şiir Ödülü’ne layık görüldünüz. Öncelikle biraz bunu konuşabilir miyiz?

Hasibe Ayten adını ilk kez 2019’da duydum. Belki geç kalmış bir tanışmaydı bu. Bulduğum kaynaklarda şiirlerine dair okumalar yapıyordum. Adına düzenlenen ödüle katılmak o tarihten beri aklımın tenhalarında voltalıyordu. 2025’te yayımlanan Kırık Kafesle Yürümemdir ile bu ödüle layık görülmek benim için yalnızca bir onur değil çocukluğumdan beri içimde dolaştırdığım şiirimin sesinin duyulduğunu bilmenin sevinci oldu. Bu ödül içimde biriktirdiğim tanıklıkların, bütün çabalarımın, sarılmamış yaralarımın bir karşılık bulması oldu. Şiir benim için vazgeçilmez, bir yaşam ve dahi yaşama biçimidir. İlkokul yıllarımda başlayan bu serüvenin böyle bir ödülle taçlandırılması kıvancım, erincim, daha iyiye odaklanmam ve yarına dair umutlanmam için kıvılcım oldu. Ödül törenine katılmak için Ankara’ya da gitmeme vesile oldu. Ankara’da sosyal mecralardan tanışık olduğum ve uzun yıllar iletişimde bulunduğum dostlarla bir araya gelmek, onlarla sarılıp kalplerine ve ellerine temas etmek, törene gelerek yanımda durduklarını ve desteklerini duyumsamak paha biçilmez bir kazançtı. Ödül töreni kasım ayında gerçekleşti. Birkaç arkadaşıma hava koşullarını sorduğumda ve Ankara’nın soğuğuyla ilgili daha önceden edindiğim fikrin aksine Ankara sıcacıktı. Belki de dostlarımla bir arda olmak ısıtmıştı Ankara’yı. Çoğalmak ne güzel, ne umut verici, ne sahici bir sihir…

BİTEN ŞİİRİN VERDİĞİ COŞKU

-2026 yılına gireli çok olmamışken “Dirilerin Yası” adlı kitabınızla okuyucu karşısına çıktınız yine. Şiir adına üretkenliğiniz kendini gösteriyor. Nasıl bir çalışma tarzınız var? Anlatır mısınız?

Evet, Dirilerin Yası benim altıncı kitabım fakat şiir katında beşinci şiir kitabım. Şiirlerimin aksine hakkı pek teslim edilmemiş bir de romanım bulunuyor. Öldü, Kim, Hiç!.. Bu roman, 1980 sonrası Türkiye panoramasına ayna tutan, içinde insana dair ruhsal çözümlemeler de barındıran, 3 dönemi aynı anda başlatıp aynı anda sona erdirdiğim deneysel bir kurguyla kaleme aldığım fakat dikkatlerden kaçan bir kitap oldu. Bu soru özelinde senin vesilenle bu romanın hakkını teslim etmek ve 1980 sonrasına dair izler arayanların dikkatine sunmak istedim. Üretken bir şair olduğum söylenir. İlk yıllarımdan 2020’li yılların başına kadarki süreci düşünürsem ben de öyle olduğum fikrindeydim. Ta ki 2020’den itibaren edindiğim okuma yazma pratiğine ve disiplinine kadar… 2019’dan 2026’ya dek neredeyse her yıl bir kitapla okurun karşısına çıktım. Bu da akıllarda “sürekli bir yazma eylemi” içinde olduğum fikrini sabitledi insanlarda. Oysaki bu şiirler ilk gençlik yıllarımdan beri ortaya koyduğum üretimlerin birikimiydi. Özetle artık “üretken”im ancak belli aralıklarla. Çalışma tarzıma gelirsek şiire odaklanmak için sessizliği ve karanlığı tercih eder, geceyi beklerim. Öncesinde bir sözcük, imge, imaj, kalıp, dize zihnimde birkaç gün yolculuk eder, çağrışımların etrafında gezinir. Kâğıt kalem olmazsa olmazımdır. Defterlerim ve kurşunkalemlerim vardır masamda. Şiire oturduğumda ilk dizeden itibaren ilk taslağı yazarak oluştururum. Bu benim için ham bir meyve, ete kemiğe bürünmemiş bir iskelettir. Sonrasında “demleme” gelir. Aradan belli bir süre geçtikten sonra şiire dışarıdan bir göz gibi yeniden bakarım. O sayfayı yırtar, eklemeler ve çıkarmalar yaparak yeniden yazarım şiiri. Bu işlemi 4-5 belki daha fazla kez tekrar ederim. Son halini verene kadar elimde aynı şiirden 4-5 versiyon vardır. Yazarken ciğerim sökülürmüşçesine hissettiğim şiire son bedenini giydirdiğimde ise içimde bir halay çekme isteğiyle gezerim birkaç gün…

YASINI TUTANLAR VAR

-“Dirilerin Yası” adına baktığımda ilk önce zaten ölülerin yas tutamayacağı önermesi insanın aklına geliyor. Ancak örneğin “kalanların” ya da “yaşayanların” sözü yerine “dirilerin” ifadesini kullandığınızı düşündüğümüzde bu adın bir mesajı olduğunu seziyoruz. Siz neler söylersiniz?

“Dirilerin yası” ifadesini duyanların aklına ilk gelen insanın içinde öldürüp fakat bir türlü vedalaşmayı gerçekleştiremeyip gidenlerin ardından tutulan yas geldi. Sen farklı bir açıdan bakmışsın. Benim neyi ifade etmeye çalıştığımın bir önemi yok aslında. Önemli olan okurda nasıl bir karşılık bulduğu. Senin ifadene göre yası ölüler değil diriler tutar, yaşayanlar, kalanlar tutar. Aksi düşünülemez. Bu şiirin hikâyesi belki de benim içimde, içsel mekanizmalarımda, çevremdeki insanlara dair gözlemlerimde beliriyor. Ben kendi içimde çok yas tuttum. Gerek ölülerin gerek dirilerin… Kara çarşaflara bürünmedim, kayıplarımın sessiz mezarlıklarında gezinmedim… Belki de bu şiir benim veda ediş biçimimdi veya bir kopuş eylemimdi. Ve evet dirilerin de ardından yas tutanlar var hâlâ. Bu dijitalleşmiş hız ve haz çağında kayıplarının ardından yapraklarını dökmüş bir ağaca bakanlar var…

-Evet, şimdi şiirle beraber bu adı konuşalım. Kitaba adını veren şiir… Kaybetmenin ve ağıt yakmanın halini görüyoruz. Bu şiire dair soru oluşturmak gerçekten güç. Ama yas tutmanın toplumsal ve bireysel ahvaline dair sizi konuşturmak isterim?

“Bu şiire soru oluşturmak gerçekten güç” demenize karşın 2,3 ve 4. sorular hep bu şiir üzerine, biraz gülümseyelim istedim.

Bu şiir, “bana gerçeği ver/ salt gerçeği” epigrafıyla başlar. Şiirde hayatı kurcalamayı, kendi yüzünü ve insanı okumayı bırakan, mutsuzluğa sığınmayı terk etmiş, yasın tüm evrelerini yaşamış bir kişi söz konusu…

Şiirden bağımsız olarak yas ve ağıt kardeşliği bir bütündür. Belki de bazı suskunluklar yas, bazı şiirler ve şarkılar ağıttır.

Senin de belirttiğin üzere yas, bireysel olduğu kadar toplumsal yönü de olan bir kavram. Ağıt ise bir tür hafıza, kayıpların dilsel hafızası… Türkiye’de özellikle Doğu kültüründe yas ve ağıt, önemli bir yer tutar. Bir toplumun kültürüdür, tarihidir, kimliğidir bir bakıma. Bir gelenektir. Bir geleneği kabul, ret, yaşama ve yaşatma şeklidir. Yas toplumların kayıplarının ardından büründüğü kitlesel bir örtünmedir. Kara peçeli, burunları hızmalı, elleri kınalı kadınların dilindeki taş, boğazındaki yutkunmadır. Verilen kaybın ardından hayata yeniden tutunmak için bir adaptasyon çabasıdır, bir kürek çekiştir; buradayımdır, seni yaşatıyorumdur…

DÜNYANIN VEBASI SAVAŞLAR

-“Lüzum görülmemiştir” şiirinde “kavga mı edelim/sarılmak bir şeker gibi dururken o kasede” dizeleri dikkatimi çekti. Kavga negatif bir kavram. Kasede şekerleri düşünmek bile gülümseten bir şey. Bu tezatlığı bize anlatır mısınız?

Kavgalar, katliamlar, savaşlar insanlığın ve dünyanın vebasıdır, vahşetidir. Toplumların büyük yaralar almasına sebebiyet verir. Biz şairlerin şiarı; atlıkarıncaya binen, uçurtma uçuran çocuklar; özgürlüğünü ele almış, toplumsal ve bireysel varoluşunu gerçekleştirmiş kadınlar; özgür ve eşit yurttaşların bir barış halinde yaşamasıdır. Çünkü barış kavramı önce bireyde ve bireyler arasında başlıyor.

“Lüzum görülmemiştir” şiiri, benim deneysel şiirlerimden biridir. Deneysel şiirin varlığını kabulümün ilamıdır. Belki çizgiler, görseller, noktalama işaretleriyle değil ama kullanılan dil ve dize kurulumu bakımından bir ilamdır.

“Kavga mı edelim/ sarılmak bir şeker gibi duruyorken o kâsede” dizeleri, şiirin final dizeleridir. Önceki dizelerde var olan kırgınlıklar, küskünlükler, gürültülerin bir nebze bastırılışı gibi… Belki tüm kavgaların sonunda bir bayram olması hevesinin istencidir. Bayram şekerleri tadında bir dünya barışı özlemimiz, şiarımız, düsturumuzdur…

TURGUT UYAR ATFI

-Bir şiirinizde “incir de delemedi kayayı ama galeyana gelmemeli” dizesini okuyoruz. Tabii italik harflerle. Burada Turgut Uyar’ın “Kayayı Delen İncir” eserine bir atfınız var. Bunu biraz konuşabilir miyiz?

Bahsettiğiniz dize “bana bağışlanmaktan bahsetme” şiirinde geçiyor. Önceki dize de anlamı yakalayabilmek ve bütünü algılamak adına önemli. “karın altından nanik yapan çiğdem de oralı değil kışa” ve o dize… Yine bir tezat yine bir eklektizm var bu dizelerde. İncirin kayayı delememesi bizi yılgınlığa düşürmemeli. Çünkü çiğdem karın altından toprağı yararak merhabasını söylüyor umudunu yitirmiş, yalpalayan, çatlamış insanoğluna. Senin de dikkatinden kaçmayan bir Turgut Uyar atfı var, evet. “Kayayı Delen İncir”, ne kitaptır o… “Söylenir, Sibernetik, Acıyor, Kırlardan Geliyorlar, Gülün Kanından”… vs. birçok iz bırakmış şiirlerin kitabıdır. Turgut Uyar, şiirle ilgilenen kişilerin mutlaka okuması, masasının bir kenarında, başucunda bulundurması gereken bir şair. Atfımın sebebine gelirsek, bu kitaptaki şiirlerle gerek tema gerekse dize örgüsü bakımından şiirimin bir yakınlığı olmasıdır. Belki de bu dize, bu yakınlığın bir tezahürüdür.

-Ve sanırım kitap boyunca üç defa “zeytin dalı” ifadesini kullanıyorsunuz. Burada bir atıf mı aramalıyız yoksa barışın herhangi bir haline dair bir durum mu?

“Lüzum görülmemiştir” şirinde iki defa, “bana bağışlanmaktan bahsetme” şiirinde bir defa “zeytin dalı” ifadesi yer alıyor. İğde dalı, incir dalı ve hatta karanfil dalı da denilebilirdi. “Zeytin dalı”nı seçmemin nedeni belki de bilinçaltımda fokurdayan dünya ve insanlığın barış istencidir. Tam da savaş çemberinin ortasında duran, bayrağı hep barıştan yana tutmaya çalışan bir ülke olarak bir isyandır barış. Filistin- İsrail Savaşı, Rusya- Ukrayna Savaşı, bugünlerde patlak veren ABD- İran Savaşı… Ne çok acı, ne çok ölüm, ne çok kıyım, vahşet… Bu röportaj boyunca epeyce barıştan bahsettik. Daha önce dediğim gibi şairin şiarı da insanlık ve dünya adına ölümlerin yaşanmadığı, imkânların hakça bölüşüldüğü bir yaşam diyalektiğidir. Belki de yazılan bunca şiir, söylenen bunca şarkı, çekilen bunca film dünya düzenini elinde bulunduran güçlere, masalarda savaş planı yapan stratejistlere karşı bir mesaj ihtiva ediyor. Kalemim ve kelamım bir nebze nefes olduysa ne mutlu bana…

-Masanızda neler var? İleride sizden ne okuyacağız?

2019’dan 2026’ya kadar bir roman ve beş şiir kitabı sığdırdım ömrüme. Aslında hikâyemi hangi türde daha anlaşılır ifade edebildiysem o türde eser veriyorum. Edebiyatta farklı türler var; şiir, öykü, roman, deneme… Belki de bir uzmanlık tercih etmek gerekiyor. Kendini belli bir alanda yetkinleştirmek önemli. Ne kadar ve nasıl yetkinleştiğim elbette tartışılabilir ama kendimi daha doğru ve daha rahat ifade ettiğim tür şiirdir. Fakat bu diğer alanlarda da üretim yapmama engel teşkil etmiyor diye düşünüyorum. Belki başka türlerde var olurken bir iddia ortaya koymayabilirim, o kadar…

Bundan sonrası için masamda iki farklı dosya var. Biri şair ve yazarlarla yaptığım söyleşilerden oluşan bir söyleşi dosyasıdır. İçinde kimler yok ki… Ne zamana dek olgunlaştırabilirim ve bir kitaba dönüştürürüm şimdilik bilmiyorum ama önünde sonunda vücut bulacak bir dosya elimin altında. İkincisi ise öykü ve distopik metinlerden oluşan yine deneysel tatta bir dosya. Yaşanmışlık ve kurguyu sentezleyerek kaleme aldığım birkaç öykü var içinde. Distopik metinler ise Grigöz adlı bir kahramanın içsel yolculuğunun anlatısıdır. Dosyalar hakkında biraz ipucu vermiş oldum, okurun merakını kamçılamak adına olsun… Kısacası bir sonraki kitap muhtemelen şiir olmayacak. Her yıl kitap yayımlamak periyodumun aksine bu iki dosyayı gereğince ve yeterince demlemek ve olgunlaştırmak istiyorum. Ama insan bu, varacağı yeri ve durakları kestiremiyor. Yine şiir, ille de şiir, her şeye karşın ve rağmen şiir de diyebilirim…

Uzun cevap hakkımı ikinci soruda kullandığımı düşünmüştüm. Bu sorunun cevabı da biraz uzun oldu. Düşüncenin ucu açık öyle ya!..

Ayfer Karakaş, Dirilerin Yası, Klaros Yayınları, 66 sayfa, 2026