Bedenimizle konuşmayı çoktan bıraktık

Abone Ol

Günlük hayatımızda yaşam telaşının yaratmış olduğu telaştan dolayı kaybettiğimiz şeylerin başında aslında bedenimizle kurduğumuz diyalog en başta geliyor. Beden sadece bizi taşıyan bir yapı değil aynı zamanda yorgunluğumuzu, ihtiyacımızı ve sınırlarımız da bilen bir yol arkadaşı. Ancak şimdilerde ise çoğu insan için beden susturulması gereken bir engelden farklı değil. Bedeni artık günümüzde yorulduğumuzda durması gereken olarak değil de zorlanarak devam etmesi gereken bir araç olarak görüyoruz.

Modern hayat bize hızlı yaşamı öğretti. Durmak yerine yetişmeyi, dinlenmek yerine dayanmayı, hissetmek yerine idare etmeyi. Bu yüzden bedenimizin verdiği sinyaller birer mesaj olmanın dışında aşılması gereken küçük arızalara dönüştü. Baş ağrısı kimi zaman bir uyarı değil de bir ağrı kesicilik konu olurken uykusuzluk bile normal sanıldı.

Ancak bedenin dili aceleci değildir. İnatçıdır ama sesini yükseltmez. Önce hafif bir dürtüyle sinyal verir, sonra aynı mesajı tekrarlayarak varlığını hatırlatır. Görmezden gelindiğinde söyledikleri uzar, tonu keskinleşir. Çoğu hastalık dediğimiz şey, aslında bedenin uzun süredir duyulmayan sesini nihayet duyurmak için son çare olarak başvurduğu bir yükseliştir.
Bugün birçok insan “iyiyim” derken, içten içe bedeninin bambaşka bir şey söylediğini hisseder. Zihin bu yanıtla yetinebilir ama beden asla aldanmaz. Çünkü beden mantıkla değil, yaşanmışlıklarla işler. Uykusuz geçen geceleri, örtbas edilen kaygıyı, sürekli ertelenen molaları unutmaz. Hepsini bir bir kaydeder. Zamanı gelince de sessiz sedasız hatırlatır.
Sorun şu ki, biz bu hatırlatmaları genellikle çok geç ciddiye alırız. Ağrı dayanılmaz hale geldiğinde, uykusuzluk artık göz ardı edilemediğinde, bitkinlik her hareketi zorlaştırdığında... O noktaya varana kadar bedenle diyalog kurmak yerine, onu susturmaya odaklanırız. Dinlemek yerine maskeler, anlamak yerine bastırırız.

Oysa bedenle konuşmak gizemli ya da zor bir beceri değildir. Aksine son derece yalındır, yalnızca sabır ve dikkat gerektirir. Bazen bir günlüğüne temponu düşürmeyi kabul etmek, bazen “Şu an bana ne iyi gelir?” sorusunu samimiyetle sormaktır. Açlığı yemekle, yorgunluğu dinlenmekle, isteksizliği zorlamamakla karşılamaktır. Bunlar basit görünen ama derin etkileri olan gerçek farkındalık anlarıdır.

Belki de temel mesele, bedenin söylediklerinden duyduğumuz korkudur. Çünkü onu dinlemek, değişimi kabul etmek anlamına gelir. Ritmini yavaşlatmayı, sınır koymayı, bazı alışkanlıkları bırakmayı... Bunlar kolay değildir. Fakat bedenle savaşarak sağlıklı kalmanın da bir yolu yoktur.

Günümüzde “sağlıklı yaşam” adına sayısız program, liste ve yöntem konuşuluyor. Oysa çoğu zaman en temel adım unutuluyor: Bedeni dinlemek. Onunla yeniden bağ kurmak. Onu yönetilmesi gereken bir nesne değil, yol boyunca eşlik eden bir dost olarak görmek.

Aslında bedenimizle konuşmayı tamamen bırakmadık. Sadece onun sesini bastıracak kadar meşgulüz. İyi haber şu ki, bu dil asla kaybolmaz. Bir an durup gerçekten kulak verdiğimizde, beden yine konuşmaya başlar. Mesele, o anı yakalayıp dinlemeyi seçip seçmeyeceğimizdedir.