Ben yazdım, o harekete geçti!

Abone Ol

Geçtiğimiz hafta bu köşede “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” başlıklı yazımda, Türkiye’de engelli bireyler konusunda yıllardır söylenen güzel sözlerle hayatın gerçekleri arasındaki büyük uçuruma dikkat çekmiştim.
Çünkü artık hepimiz aynı cümleleri ezbere biliyoruz…
“Engellilere duyarlı olalım…”
“Hayatı herkes için erişilebilir hale getirelim…”
“Toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirelim…”
Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16 Mayıs hutbesinde verilen mesajlar önemliydi. Hutbede engelli bireylere karşı duyarlılık çağrısı yapılıyor, ibadethanelerin, sokakların, kamu alanlarının erişilebilir olması gerektiği vurgulanıyordu.
Peki sonra ne oluyor?
Sözler alkışlanıyor…
Hutbeler okunuyor…
Farkındalık günleri düzenleniyor…
Ama engelli vatandaşın hayatında değişen pek fazla şey olmuyor.
İşte tam da bu yazımdan sonra, Selçuk Özdağ beni aradı.
Uzun bir telefon görüşmesi yaptık.
Ve açık söylemek gerekirse, yıllardır engelliler konusunda birçok siyasi açıklama dinlemiş biri olarak ilk kez meseleye bu kadar sistemli yaklaşan bir siyasetçiyle karşılaştım.
Çünkü Özdağ yalnızca sorun anlatmıyordu…
Çözüm modeli ortaya koyuyordu.
Bugün Türkiye’de yaklaşık 10 milyona yakın engelli vatandaş var.
Ve ne acıdır ki bu insanların büyük bölümü hâlâ günlük yaşam mücadelesi veriyor.
Bir görme engelli güvenli şekilde kaldırımda yürüyemiyor.
Bir ortopedik engelli toplu taşımaya rahat binemiyor.
Bir işitme engelli kamu kurumlarında iletişim sorunu yaşıyor.
Otizmli bireyler ise çoğu zaman eğitimden ve üretim hayatından dışlanıyor.
Üstelik bunlar yeni sorunlar da değil.
2005 yılında büyük umutlarla çıkarılan 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun aslında Türkiye için tarihi bir fırsattı.
Ama ne oldu?
Kanun çıktı…
Süreler verildi…
Ardından süreler uzatıldı…
Sonra yeniden ertelendi…
Tam 20 yıl geçti.
Bugün hâlâ birçok şehirde engelli bireyler yardım almadan sokağa çıkamıyor.
Selçuk Özdağ’ın en dikkat çekici tespiti ise şu oldu:
“Engellilerin en büyük sorunu çoklu muhataplık.”
Gerçekten de öyle…
Bugün engelli vatandaş; eğitim için başka kuruma, sağlık için başka kuruma, ulaşım için başka kuruma, istihdam için başka kuruma gitmek zorunda kalıyor.
Her kurum başka bir kapı gösteriyor.
Her kapıda başka bir prosedür çıkıyor.
Her prosedür yeni bir mağduriyet oluşturuyor.
Yani sistem, engelli vatandaşın işini kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor.
İşte Özdağ’ın “Engelliler Bakanlığı” önerisinin temelinde tam olarak bu gerçek yatıyor.
Belki bazıları bunu siyasi bir çıkış olarak görebilir.
Ama mesele siyaset üstü bir mesele.
Çünkü burada konuştuğumuz şey insan onuru.
Özdağ’ın yaklaşımını önemli kılan nokta şu:
Sadece sosyal yardım konuşmuyor.
Üretimi konuşuyor.
İstihdamı konuşuyor.
Bağımsız yaşamı konuşuyor.
Özellikle Manisa’da hayata geçirilen otizmli bireylerin üretime katıldığı projeyi anlatırken bunu çok net hissettim.
Otizmli gençler üretim yapıyor.
Maaş kazanıyor.
Sosyal hayata katılıyor.
Ailelerin üzerindeki yük azalıyor.
İşte gerçek sosyal devlet budur.
Bir insanı sürekli yardıma muhtaç bırakmak değil…
Onu hayatın içine katabilmektir.
Özdağ’ın dikkat çektiği bir başka önemli konu da erişilebilirlik meselesi…
Bakın, Türkiye’de hâlâ birçok belediyede kaldırımlar engelli bireyler için uygun değil.
Toplu taşıma sistemlerinde ciddi eksikler var.
Kamu binalarında erişim problemleri sürüyor.
Ve en acısı şu:
Yasalar var ama uygulama yok.
Çünkü denetim eksik.
Çünkü yaptırım eksik.
Çünkü koordinasyon eksik.
İşte tam da bu nedenle Özdağ, tüm sürecin tek merkezden yürütülmesi gerektiğini savunuyor.
Açık konuşmak gerekirse…
Bu fikir yabana atılacak bir fikir değil.
Bugün gelişmiş ülkelerde engelli politikaları yalnızca “yardım” merkezli değil, “bağımsız yaşam” merkezli yürütülüyor.
Türkiye’nin de artık bu anlayışa geçmesi gerekiyor.
Çünkü bir ülkenin gerçek medeniyet seviyesi gökdelenlerle değil, engellilerin yaşam standardıyla ölçülür.
Bir görme engelli tek başına yürüyebiliyorsa…
Bir tekerlekli sandalye kullanan vatandaş özgürce şehirde dolaşabiliyorsa…
Bir otizmli genç üretime katılabiliyorsa…
İşte o zaman çağdaş toplumdan söz edebiliriz.
Selçuk Özdağ’ın çıkışı bu nedenle önemlidir.
Çünkü yıllardır herkes aynı cümleleri kurdu.
Ama ilk kez biri sistemin kökten değişmesi gerektiğini bu kadar net söylüyor.
Ve kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin artık yeni sloganlara değil…
Gerçek icraata ihtiyacı var.