Bir çocuk bir günde yıkılmaz

Abone Ol

Toplum olarak çoğu zaman sonuçlara bakıyoruz. Manşetlere düşen olaylara, şiddet haberlerine, okul koridorlarında yaşanan krizlere, gençlerin öfkesine, çocukların içine kapanmasına şaşırıyoruz. Sonra aynı soruyu soruyoruz: “Nasıl oldu?” Oysa çoğu zaman asıl soru bu değildir. Asıl soru, “Bu noktaya gelene kadar neler oldu?” olmalıdır.
Çünkü bir çocuk bir günde yıkılmaz.

Bir çocuğun ruhsal dünyası sessizce örülür. İlk bakışlarla, ilk temaslarla, ilk ses tonlarıyla, ilk güven duygusuyla şekillenir. Dünyaya gelen bir çocuk için hayatın merkezi bakım veren kişidir. Çocuk, kendisini o ilişkinin aynasında tanır. Sevildiğini hisseden çocuk, değerli olduğunu öğrenir. Görülen çocuk, varlığının anlamlı olduğunu hisseder. Sakinleştirilen çocuk, duygularını düzenlemeyi zamanla öğrenir. Ama tam tersi olduğunda da başka bir hikâye yazılır. Sürekli eleştirilen bir çocuk, yetersiz olduğunu düşünmeye başlar. Görmezden gelinen bir çocuk, ihtiyaçlarının önemsiz olduğuna inanır. Sevgiyi koşula bağlı yaşayan bir çocuk, olduğu haliyle kabul edilmeyeceğini sanır. Duyguları küçümsenen bir çocuk, zamanla kendi duygularından utanır. Bunlar bir anda ortaya çıkmaz; yıllar içinde birikir, katmanlaşır, kimliğin içine yerleşir. Bugün birçok çocuk fiziksel olarak kalabalıkların içinde ama duygusal olarak yalnız büyüyor. Aynı evde yaşayıp birbirini duymayan aileler, aynı sofrada oturup ekrana bakan insanlar, aynı okulda olup birbirini görmeyen sistemler… Çocuğun en temel ihtiyacı yalnızca yemek, kıyafet ve eğitim değildir. Görülmek, duyulmak, anlaşılmak ve güvenli bir bağ kurabilmek de temel ihtiyaçtır. Bağ kuramayan çocuk, yalnızca ailesiyle sorun yaşamaz. Bir süre sonra dünyayla da bağ kurmakta zorlanır. Arkadaşlık ilişkileri yüzeysel kalabilir, öfkesini yönetmekte zorlanabilir, kuralları tehdit gibi algılayabilir, reddedilmeye aşırı duyarlı olabilir. Bazıları içine kapanır, bazıları saldırganlaşır, bazıları ise görünürde “sorunsuz” davranırken içeride büyük bir boşluk taşır. Toplum ise çoğu zaman yalnızca davranışı görür. Sınıfta taşkınlık yapan öğrenciyi, öfkeli genci, saygısız çocuğu, kurallara uymayan ergeni… Ama davranışın arkasındaki hikâyeyi merak etmeyiz. Oysa her davranış bir mesaj taşır. Bazen “Beni görün” der, bazen “Canım acıyor” der, bazen “Nasıl baş edeceğimi bilmiyorum” diye haykırır.

AKTARILMIŞ TRAVMALAR

Bu noktada aileleri suçlamak da kolaycılık olur. Çünkü ebeveynlik sadece bireysel bir mesele değildir. Desteksiz annelikler, tükenmiş babalıklar, ekonomik baskılar, sosyal izolasyon, ruh sağlığı sorunları, kuşaklar arası aktarılmış travmalar… Bütün bunlar ebeveynliğin kalitesini etkiler. Yani mesele sadece bir anne ya da bir baba değil; mesele aynı zamanda sistemdir. Tam da bu yüzden çocukları konuşurken sadece bireyi değil çevreyi de konuşmalıyız. Okullarda psikososyal destek sistemlerini, aile eğitimlerini, erken müdahale programlarını, okul sosyal hizmetini, ruh sağlığı hizmetlerine erişimi konuşmalıyız. Çünkü çocuklar yalnızca aile içinde değil, toplum içinde büyür. Bir çocuğun öfkesi çoğu zaman sebepsiz değildir. Bir çocuğun sessizliği de tesadüf değildir. Dikkat çekmeye çalışan davranışlar, kuralsızlık, içine kapanma, bağımlılık eğilimleri, akran zorbalığı, yoğun kaygı… Bunların her biri bir alarm olabilir. Çocukların davranışlarını susturmaya çalışmadan önce ne anlatmaya çalıştıklarını duymamız gerekir.
Belki de en büyük yanılgımız, çocukların küçük oldukları için unutacaklarını sanmamızdır. Oysa çocuk unutmaz; sadece anlatamaz. Yaşadıkları bedenlerine, ilişkilerine, özsaygılarına, seçimlerine yazılır. Sonra yıllar sonra bir yetişkin olarak karşımıza çıkar. Bir çocuk bir günde yıkılmaz. Ama bir çocuğu güçlendirmek de bir günde olmaz. Güvenle, sabırla, tutarlılıkla, sevgiyle, sınırlarla ve gerçek bir ilgiyle olur. Görerek, duyarak, yanında kalarak olur. Toplum olarak sonuçlara şaşırmadan önce süreçlere bakmayı öğrenmeliyiz. Çünkü çocukları yalnız bırakan her sistem, geleceğini de yalnız bırakır.