Bir tabloya bakarak edebiyat tarihini okumak – 2

Abone Ol

Benim istediğim onların istemediğinden çok daha kuvvetli. Gel tamamla beni!

Talip Apaydın, Bedri Rahmi’yi Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde öğrenci olduğu günlerden tanır.

“Bedri Rahmi Eyuboğlu, Hasanoğlan’a sık sık gelir. Kardeşi Mualla Eyuboğlu buradadır. Her gelişinde de öğrenci lokaline uğrar hemen orada, resim çalışması yapar, okula hediye ederdi. Öğrenci lokalimizde üç çalışmasının, duvarlarda asılı olduğunu biliyorum” der bir anlatısında. Sonra uzun bir ayrılık girer araya. Taa ki 29 Kasım 1949 tarihinde, çıkarmayı düşündüğü ilk kitabı için Bedri Rahmi’ye bir mektup yazıp, ondan yardım istediği güne kadar!

“Sayın Bedri Ağabey, ismimi hatırlayacağınızı sanıyorum. Mektebe geldiğiniz bir gün Yaradana Mektuplar’ı imzalamış, boş sahifesine de bir resim yapmıştınız. Hep bakarım, hep okurum ve sevinirim. O günden sonra araya çok şeyler girdi, bir daha görüşmem nasip olmadı. Ama hep okudum, seyrettim. Sizden gelen her ses bana yakındı, faydalandım, tattım.

Sabahattin Hocam zaman zaman yokladı. Beni çok memnun etti. Çünkü çok müşkül anlarım olmuştu. Deli gibi bunalıyordum. Bazı zamanlar o kurtardı diyebilirim. Hayat bize kolay kolay gülmüyor. Biz de dayanacağız gayri karar verdik. Nidelim. Gayret dayıya düştü, geçer bunlar da.

“Bozkırdan Notlar” başlığı altında bazı nesirler yazdım. Birkaçı yayınlandı. On on beş parça var. Daha da çalışacağım. Bir kitapta toplasam diye düşünüyorum. Sizden resim istesem hadsizlik olmaz mı diye hocama açmıştım. Seve seve yapar, dedi. Bilmiyorum mümkün olur mu? Çok memnun kalırdım. Resmin kitaba fazla şey kazandırdığı kanaatindeyim.

Konum “Bozkır”dır. Onun devamlı sessizliğini, bekleyen, bir şeylere hasret çeken hüzünlü halini, türlü mevsimler altındaki vermeye hazır, lâkin veremeyen bomboş dekorunu anlatıyorum. Fakirliğin elinde çaresiz kalmış insanını anlatıyorum. Bunlarla ilgili sizin elinizden çıkmış resimlerle bazı sayfaları güçlendirmeyi çok arzu ediyorum.

Mümkünse bugünler içinde bana göndermenizi rica ile bekleyeceğim. Bana yazarsınız değil mi? Yakın saygılarımla.

Talip Apaydın”

Talip Apaydın’ın sözünü ettiği kitap, Varlık Yayınları’ndan 128 numarayla, Kasım 1952 tarihinde “Bozkırda Günler” adıyla çıkmış olan kitaptır. Ancak enstitü kitaplarımın içinde olan bu kitapta Bedri Rahmi’nin desenleri olmadığı gibi başka desenlere de yer verilmemiştir, bilmem neden?

Talip Apaydın, Bedri Rahmi’ye son derece düşkündür. Ölümünün ardından kaleme aldığı bir yazıda bakın Bedri Rahmi’den nasıl söz eder: “Gazetelerde, dergilerde yazılarını okurdum. Çoğunu keser saklardım. Tıpkı kendisi gibi coşkulu, bilinçli, halk tüten yazılar. Sözü bitince şiire vuran, şiir bitince senli benli konuşmaya dalan, tükrükler saçan ama hep doğruları söyleyen yazılar (…) Onun kadar çalışkan sanatçı az geldi Türkiye’ye. Nerden bakarsanız dopdolu bir yaşam sürdü. İmrenilecek, gıpta edilecek bir ömür.” (Varlık Sanat ve Fikir Dergisi, 1 Kasım 1975, Sayı: 818, Sayfa 15)

Necip Fazıl’ın Bedri Rahmi’nin bir tablosunu kumar masasına koymasıyla ilgili yazdığım yazı, aklıma az sonra anlatacağım hikâyeyi de getirdi. Onu da anlatayım da, ne düşüneceğinize kendiniz karar verin istedim. Sanki ‘sanata / sanatçıya kim nereden bakıyorsa öyle görür ama bu ne gerçek sanatın ne de gerçek sanatçının değerini eksiltmez ama bir şeyleri tarihe bırakır’ der gibiyim. Bir avuç külü örneğin! Ya da pırıl pırıl bir namuslu olma hikâyesini! Yapılanların unutulması, aynı acıların tekrar yaşanacağı anlamına gelir bence. Başka bir deyişle hafızasız bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, unuttuğu kadar aynı acıyı davet ettiklerinin farkında bile olmamaları ve aynı haltların artık onlar için doğallaşmasıdır. Hayvanlar hayvan doğar, hayvan gibi yaşarlar. İnsanlar hayvan doğar ama insan olmak için düşünce ve eylem üretirler gibi bir şey bu! Toplumunun sıkıntılı olduğunu düşünen aydının ilk yapacağı şey kendi üzerine düşen görevleri gözden geçirmek ve yapabileceği her şeyi karşılık beklemeden yapmaktır. Bu yüzden bir aydının dikkatsiz olma gibi lüksü olamaz. Aydınının dikkatsiz ve kaba olduğu toplumlar birilerinin sömürgesi olmaktan kurtulamazlar. Korkular içinde, yalandan kaleler kuran soysuz aydınların birincil özelliği dikkatsiz, bilgi ve deneyim temeline dayanmayan küstahlıklarının yarattığı hoyrat tutumlar içinde olmalarıdır. Hep haklı olduklarına inanmak gibi… Dikkatsiz aydınlar toplumunun en tehlikeli mikroplarıdır. Onların aklı yok değildir, vardır. Vardır ama karanlığa kelle yetiştirmek için satılmış akıllardır bunlar.

Talip Apaydın anlatıyor:

“Kaç zamandır kendisinden bir tablo almayı düşler dururdum. 973 yazında Ankara’da eşiyle birlikte bir sergi açmıştı. Açılışa İnönü geldi, öbür kodamanlar geldi. Bir kalabalık, bir sıcak ilgi… Fiyatlar derseniz çok yüksek, bize göre değil. 5-6 binden başlıyor. Gidip geliyorum, bakıyorum… Hemen o gün birkaç tablosu satıldı. Hem seviniyorum, hem bize kalmayacak diye kıvranıyorum. Durumumu anladı. “Sana da bir tablo vereyim Reis” diye takıldı. Çok isterim ama dedim… Para… “Bak hele, onu mu düşünüyorsun? Sergi bittiği gün uğra!” Peki dedim ama umut yok. Birkaç günde bütün tablolara “Satıldı” yazısını astılar. Bize hava almak düştü. Sergi toplanırken gene de gittim. Yardım ederim dedim. Kulağıma eğildi

- Yakında İstanbul’a gelir misin? diye sordu.

- Geleceğim herhalde, dedim, bir işim olacak.

- Tamam, bana uğra. Elimde başlı resimler var, birini tamamlar sana veririm.

- Hay yaşayasınız. Şimdilik şunu alın.

Cüzdanımda sakladığım iki beş yüzlüğü uzattım. Almak istemedi. Zorla cebine koydum. Bende kalmasın, harcarım sonra dedim. Üstünü de tamamlarım.

- Tamam Reis, üstü falan yok. İstanbul’a gel, tablonu al. Dost işi.”

Talip Apaydın da diğer enstitülü yazarlar gibi namuslu bir kavga vermiştir hayatı boyunca. Namusu bayrak yapanlardandır kalbinin direğine. Makal gibi, Kaftancıoğlu gibi, Ali Yüce, Dursun Akçam, Fakir Baykurt gibi... Tonguç’un çocuğu olmanın şerefini hiç kirletmedikleri bir hayatın insanı olmuş daha yüzlercesi gibi…

Hayat yoldaşı Halise’sine yazdığı mektup her şeyi anlatmaktadır aslında. Hem de daha 24 yaşındayken, genç bir kavak ağacı gibi olduğu ilk öğretmenlik günlerinde yazmıştır bu satırları.

“Bölgemde yeni yapılacak olan üç okulun inşaatlarına hemen başlamak için köylere gittim. Kanunen inşaatların taşı, kumu ve ameleliği köylüler tarafından temin edilmesi lazım. Benim köylüler hiç yanaşmıyorlar. Hatta arsaları bile göstermek istemediler. Güç bela yerlerini ayırdık. Fakat planları uygulamak için ip yok, kazık getirmezler, kazıkları çakmak için balta yok. Ah memlekette hiçbir şey yapmamak için bir ruh aşılandı halkımıza. Demokrasi varmış (!) onun için köylerinde yapılacak okula bir çivi getirip çakmak istemiyorlar. Konuşuyorum, uzun uzun anlatıyorum, dinler görünüyorlar, bitince her biri bir yere dağılıyor.(Tanıdık geldi mi size bu durum?)

Evime girdim kuru, fakir, tam takır. Kitaplarım dağılmış, yatağımda fareler oynamış. Bütün gece uyuyamadım. Evim yanmış, felaketler ortasında kalmışım gibi kıvrandım, şu anda sana yazmaktan başka çare yok. Ne yapacağız böyle? Memleket nereye gidiyor?

Halise işte seni buralara çağırıyorum. Şu haliyle berbat bir yere… Ama hayat her yerdedir. Yaşamak burada da güzel olabilir. Dövüşür gibi yaşamak, mücadele ede ede yaşamak (…) Seni bu acıların içine çağırıyorum, duyarak, düşünerek gel. Bir gün alnımız ak çıkacak. Halktan kaçmış, menfaatperest, kendi dar saadetlerinin çemberine hapsolmuş kimselerin seviyesine düşmeyelim. Vicdanlarımızın karşısında rahat kalalım (…) Burada (…) yıldız yıldız inançlar, sevgiler bulacaksın. Halkımın kanı ile birleşmek isteyen kanımın sıcaklığını hissedeceksin. Gel bu denize beraber dalalım (…) Ah yanımda olsaydın da bu cümleyi yazarken gözlerimin nasıl yaşardığını görseydin. Bundan daha büyük, bundan daha manalı bir iş tasavvur edemiyorum. Gel gör ki karşıma ne güçlükler çıkarıyorlar. Ama başaracağım Halise! Çünkü benim istediğim onların istemediğinden çok daha kuvvetli, çok daha candan… Hadi bana mektup yaz, beni tamamla…”

(Bu mektup, 1950’de, İzmir Halkevi tarafından, Vedide Baha Pars’ın sorumluluğunda yayımlanan aylık kültür sanat dergisi olan Fikirler Dergisi’nde yayımlanmıştır. Dergi aynı yılın Haziran ayında yayımlanan 36. sayısından sonra Demokrat Parti tarafından kapatılmıştır.)

Bir Bedri Rahmi tablosuna sahip olmak için para biriktiren, bunun için kalkıp Ankara’dan İstanbul’a gelen Talip Öğretmen, bir gece kaldığı otelden Bedri Rahmi’yi arar.

- Reis, yarın evde misin? Sana geleceğim.

- Ooo gel, bekliyorum. Tablon da hazır.

Hadi bakalım, ertesi gün doğruuu Kadıköy Kalamış’a, Bedri Rahmi’nin evine. Seslenir seslenir duyuramaz sesini. Bahçe kapısı açıktır. İtip girer içeri. Bahçede bir kurt köpeği ama bağlı… Sonra heykeller, resimler, hasırlar, sepetler, kilimler, çoraplar, yazmalar, basmalar, oymalar, demir işleri… Ev değil sanki müze, halk sanatları müzesi!

Kulağına bir müzik sesi ilişir Talip Apaydın’ın. Sesi sonuna kadar açılmış bir plağın sesidir bu. Evin üst katından gelmektedir bu hoş müzik. Evin de kapısı açık ama kimseler yoktur ortalıkta. Yavaşça eve girer Talip Apaydın. Merdivenlerden sesin geldiği yere doğru ilerler yavaş yavaş.

“Merdiveni çıktım, soldaki boşluğa yöneldim. Aa Bedri Hoca! Şortla yere oturmuş, duvara dayadığı kocaman bir tablo üstünde çalışıyor. Beni hiç duymuyor, farkında değil. Günaydın dedim dönüp baktı. Gözleri yaşlıydı, ağlıyordu.

- Hah, dedi. Gel Reis, şu plağı dinle, iyi dinle!

Oturacak bir yer aradım. Her yer boya, her yer resim. Tahta bir iskemle buldum, üstüne gazete yayıp oturdum. Plak gerçekten güzel. Bizim uzun havaları, bozlakları andırıyor ama çok iyi düzenlenmiş, okuyan sanatçı güzel okuyor (…) Plak bitti, hiçbir şey söylemeden gitti tekrar koydu. Büyük boy bir plak. Yarım saat falan sürüyor. Bitti, tekrar yeniledi. Yandan yüzünü görüyorum, hem ağlıyor hem resim yapıyor. Beni unuttu herhalde. Daha hoş geldin demedi. Habire çalışıyor. Kendini iyice işine vermiş. Ayrı bir iklime göçmüş, sanat iklimine.”

Sanatçıyı rahatsız ettiğini düşünmeye başlayan Talip Apaydın tam kalkıp gideceği sıra plak bir kez daha biter. O zaman tekrar koymaz plağı ve merhaba der Bedri Rahmi konuğuna.

- Romanya’dan geldi plak. Bitirdi beni bitirdi. Dünden beri belki yirmi kere dinledim. Bizim havalara benzemiyor mu?

- Benziyor dedim.

- Okuyucu bir Romen kızı. Ama ne ses… Nasıl bir halk kokusu. Halklar dünyanın her yerinde aynı. Bayılıyorum. Dur sana bir kahve yapayım.

- İstemem Reis, gel konuşuyoruz işte, ne güzel.

Boya içindeki fincanlarda iki kahve getirir Bedri Rahmi. Sonra muhabbet başlar; şiir, son olaylar, İsmail Hakkı, enstitüler, halka ait ne varsa kahvenin tadına karışır. Uzun zaman konuşur iki dost. Sonra, anlamadığı bir dille söylenen halk müziğinde gözyaşı döken Bedri Rahmi birden bire:

- Ha, az daha unutuyordum, bak bu tabloyu senin için hazırladım. Beğenmezsen, şurada bitmiş resimlerim var, birini seç al, der.

Talip Apaydın’a uzattığı tablo, Bedri Rahmi’nin gecekondu serisinden, özene bezene çerçevelediği bir tablodur.

- Sağ ol Reis, çok güzel, çok beğendim. Eline sağlık ama verdiğim para buna yetmez.

- Yeter yeter, tamam.

-

- Nasıl götüreceğim ben bunu?

- Ben götüreceğim, merak etme.

Arabasının içine güçlükle sığdırıp yerleştirdik. Harem’e getirip emanetçiye teslim ettik. “Aman iyi koy, yukarı daya, bavullara değmesin” . Bir güzel tembih etti. Sonra uğurladı beni. Ayrıldık.

İşte hikâye bu kadar! “Uğurladı beni, ayrıldık”… Bir halk müziğinde ağlayan sanat adamının coştuğunu anlatan bir hikâye bu. Öğretmen maaşından biriktirdiği parayla hem dostunun bir çalışmasını evinde görmek isteyen hem de onun haklarını çiğnemeyen, onun emeğine destek olmak isteyen basit bir öğretmenin hikâyesi bu. İçinde samimiyet olan, içinde Anadolu olan, içinde insan olan bir hikâye!

Necip Fazıl’ın Bedri Rahmi’nin bir tablosunu kumar masasına koyduğu hikâyeden sonra anlattığım bu hikâyenin hiçbir aktüel cazibesi yok değil mi? Sıradan, basit bir hikâye! Niye bunu anlattım ki size, değil mi? Niye biliyor musunuz? Necip Fazıl, Bedri Rahmi’nin elim-kolum dediği çömez günlerinde onun bir tablosunu satmaya kalkarken araları açılan Bedri Rahmi Akademi’de hoca olduğu zamanlarda ona bir mektubumsu not gönderir. Şöyle yazar notunda:

“Bedri, beni unutmuş, hatta sevimsiz kabul etmiş olmanı bilmeme rağmen sana bir ricada bulunuyor ve bu kâğıdımın hamili gencin Akademideki işine yardımcı olmasını diliyorum. Sonumuz hayırlı olsun… Saygı… Necip Fazıl”

Bunca şeyden sonra, hayatın içinde ilerleyen bir eski ‘tanıdığa’ çıkarı için bu notu yazmanın nasıl bir karakter uzantısı olduğunu bilmediğim için çok mu ahmağım ben? Açık açık torpil isteyen bu mektubun benim için nasıl ürpertici şeyler yarattığını, bunun benim yoksul karakterim için ne anlama geldiğini yazamayacağım, affedin beni, terbiye sınırlarımı yerle bir eder bu. Ben onun yerine size Talip Apaydın’ın Köy Enstitüsü Yılları kitabından bir notu okuyacağım sadece:

- Ben onlara uyamam baba, dedim. Ben onlar gibi olmayacağım.

- Neden oğlum?

- Çalışmayan, hazır yiyen insan, iyi insan değildir. Çalışan, bir iş yapan, çevresine yararlı olan insan değerlidir.

Ben şimdilik susuyorum. Ama siz, içimde kopan fırtınaları duyuyorsunuz, eminim bundan!