Biri Ermeni diğeri Laz / Bu dostluğa bir ömür az: Bedri Rahmi Ara Güler dostluğu – 1

Abone Ol

Eksik bir şey var hayatımızda!

“Gözümüzün dilinden anlar / Elimizin sırrını bilirsin /Namuslu bir kitap gibi güler / Alnımızın terini silersin / O gider, bu gider, şu gider / Dostluk, sen yanı başımızda kalırsın”(Nâzım Hikmet)

“Bizim topraklarda sanatçının, sanatın pek kıymeti yoktur biliriz çoğumuz. Az sayıdaki adam da çoğunlukla değeri anlaşılmadan göçüp giderler. Evrensel boyutları olan az sayıdaki sanatçıdan biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur. Bu cümleyi beylik bir laf olsun diye etmediğim / etmeyeceğim de bilinsin isterim. Memleketin son 60 yılında kalburüstü adamlarının çoğunu tanımış, onlarla oturup-kalkmış, iş yapmış biri olarak söylüyorum bunu. Bedri Rahmi çapında 10 tane sanatçısı, kültür adamı olsaydı bu memleketin zaten başka türlü olurdu.”(Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ara Güler’in “Dostum Bedri Rahmi Eyüboğlu” adlı yazısı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Anma ve Armağan Kitaplar Dizisi 33, Editör: Ömer Faruk Şerifoğlu, 2011, Ankara, Birinci Baskı, Sayfa 185)

Sevgili dostu Ara Güler, Bedri Rahmi için bir yazı yazması istendiğinde böyle başlar anlatmaya ve şöyle sürdürür sözlerini: “…bir şey vardır anlatacak. Aşktır, duygudur, hüzündür ama bir şeydir. Resimdeki mavi, yeşil, sarı şiirde de mavi, yeşil, sarıdır. Bedri Rahmi yeşili düşünür, maviyi düşünür, ondan da ya resim yapar ya da şiir.”

Bedri Rahmi 21 Eylül 1975 günü aramızdan ayrıldı. Gün geldi onun resimlerinden hazırlanmış kartpostalları birbirimize gönderdik, gün geldi onun şiirlerinden bestelenmiş şarkılarla hüzünlendik. Onun, günümüzde burjuva kültürünün temsilcisi sayılan alanlarda yapılan resim sergilerine katılmak için an geldi kendi inanışlarımıza ters düştük. Hepsi sanatına insan kokusu sinmiş bir öncü sanatçıya yaklaşmak, onun bıraktığı eserlerle daha çok insan olmaya çabalamaktan! Keşke halka açık yerlerin tümünde görebilseydik ulusal değerlerimizi!

Hatırlıyorum; 2019 yılının Eylül ayında seyirci önüne çıkarmak için bir Bedri Rahmi Sunumu hazırlamaya çabalıyordum. Onun tüm kitaplarını -mümkünse birinci baskı olmak kaydıyla- toplamıştım sahaflardan. Sadece açacağım serginin birkaç çocuğu özendirmesi umuduyla bunu yapmıştım. Öz kültürlerinin gerçek değerlerini yeniden keşfetmeleri için… Onca zaman, onca para hep bunun için harcanmıştı. Sonra ses kayıtları, gerçek görüntüler ve kenarda köşede kalmış artık kimselerin ilgilenmediği anılarını bulup anlatmak için gece gündüz okuyordum. Ne olmasını umuyordum bu çabanın sonucunda, biliyor musunuz? Bu değerleri tanıdığında yurdunu sevip, sahip çıkmasını ve paldır-küldür baş aşağı gidişimizin kaderimiz olmadığını düşünmesini umuyordum. Az şey değil bence! Çünkü yüreğinde sevgi olmayan bir sanatçı olunamayacağı gibi bu sevgisini işe dönüştürmeyen biri de toplumuna karşı ihanet halindedir bana kalırsa. İşte bunun için çabalıyordum. Uyuyanları uyarmak için! Öğretmenlik namusum için!

Sadece Türkiye’nin değil dünyanın kabul ettiği en iyi fotoğrafçılardan biri olan Ara Güler, Bedri Rahmi’nin yakın dostudur. Ama öyle böyle değil, dost gibi dostlardan! Dost dediğinden bir yolunu bulup, onu eksilterek kendi dipsiz uçurumunu doldurmaya kalkanlardan, onu ‘boş zamanların insanı’ yapanlardan değil ama herkes gittiğinde bile yanı başında olan gerçek dostlardan! Şimdiki ilişkilere bakıyorum da…

“Ellerini havaya kaldırıyor ve bir kamera çerçevesi yapıyor. “Önünden geçen her şeyi tespit et. Al sana sinemanın başlangıcı ama bunlara bakan hiçbir zaman ne olduğunu anlamaz, bunun gibi düşünmez. Çünkü kültürü eksiktir. Sen bugün verilen eğitimin eğitim mi olduğunu zannediyorsun? (…) Şu öldüklerinde bile mezarlarını dolduramayacak olan gençler, şimdi bu talebelere sorsan hiç biri bilmez diyerek geçende kendisiyle konuşmaya gelen bir televizyon ekibini bu sebeple kovduğunu anlatıyor: ‘Jean Paul Sartre’ı sordum bilemedi yahu. Yahu yuh be! Seni kim televizyoncu yaptı? S.ktirin gidin dedim kovdum. Jean Paul Sartre’ı bilmeyen nasıl konuşur? Zavallı bir memleket ulan burası!”

Açık sözlülüğünün patavatsızlıkla karıştırıldığı, ağzından eksik olmayan küfrüne karşın -üstüne üstlük- Ermeni olduğu halde, 17 Ekim 2018 günü yaşamdan ayrıldığında, tabutu Türk bayrağına sarılarak ve dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’dan, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a, İstanbul Valisi Vasip Şahin’den, iktidar partisinin sözcüsü Ömer Çelik’e, ana muhalefet partisi genel sekreteri Mehmet Akif Hamzaçebi’ye, hayatı boyunca ‘hiç korkmadan giydirdiği’ iktidar oyununun tüm aktörlerinin tam katılımıyla sonsuzluğa uğurlanan Ara Güler’e gelin de kızın bakalım şimdi! Adam doğru söylüyor işte, neyine kızacaksın? Sen kızacaksan, korkuların yüzünden felç ettiğin tüm yeşil dallarının seni kimsenin saygı duymadığı bir yere nasıl getirdiğini düşün de kendi basiretsizliğine kız! Küfrüne değil, halkına ne kattığına bakmadığın sürece yüreğindeki adalet kan içindedir.

Ara Güler, kendi deyimiyle ‘Misyoner Mektebi’, şimdiki adıyla Özel Getronagan Ermeni Lisesi mezunudur. ‘Çok büyük bir mektebe gittim’ der sorduklarında ve hemen büyük bir gururla ekler: “Benim doğuştan fotoğrafçı olduğumu söylerler. Hayır, ben sinemayla başladım. Muhsin Ertuğrul’un yanında! Sonra mesela benim felsefe hocam Hilmi Ziya Ülgen, mantık hocam Hasan Tanrıkulu idi.” Bir sanatçıya gurur duyduğu şeyin ne olduğu sorulduğunda neden hep değer üreten öncülerinden, ona emek katan öğretmenlerinden bahsederek başlar ki konuşmasına?

“Sabahattin Eyüboğlu’nun derslerine yardım için, klasik tabloların kitaplardan röprodüksiyonlarını yapıyor, dersler için günlerce dia hazırlıyordum. Hoca klasikleri, empresyonistleri, moderne geçiş dönemini, modern sanatı büyük bir titizlikle hazırlıyordu öğrenci gösterileri için. İtiraf etmem gerekir ki, bütün bunları yaparken hoca sayesinde benim sanat görüşüm de gelişiyordu. Onun sayesinde bir dünya buldum diyebilirim.”

Bedri Rahmi ve Ara Güler’in dostluğu 1947-48 yıllarına dayanır. İstanbul’daki o günlerin tek sergi yeri olan Taksim’deki Fransız Konsolosluğu Sergi Salonu’nda tanışırlar. Orası sanatçıların en sevdiği yerdir.

“Bedri Rahmi’yle röportaj yapıyordum. Yirmiye yakın tablosunu da fotoğraflayacaktım! O sırada bir arkadaşıyla aralarında sohbet ediyorlardı. Bedri aniden dönüp ‘Bana sevdiğin bir şairin adını söyle! Yenilerden, yeni şairlerden kimleri biliyorsun?” diye sordu. Hemen hepsini bilirim deyince ‘Bırak mugalatayı, senin için en ilginç olanı söyle’ diyerek topu kucağıma bıraktı, kısa bir duraklamadan sonra ‘Orhan Veli’ dedim. Yanındaki adamla birbirlerine tebessüm edip, bana döndü: ‘Tanışır mısınız?’ dedi. ‘Hayır’ diye cevap verince; ’Vakti gelmiş, hadi o zaman tanışın’ dedi. Orhan Veli, küçük ve önemsiz şeylerin arkasındakinin hissedilmesini sağlamıştır, belki bir açı bile vermiştir. Bizim şu fotoğraf dediğimiz ışığın tutsaklığındaki nesne neyse, Orhan’ın şiirlerinde kelimelere verdiği ışık da gerçeğin arkasındakidir.”

Sadece Orhan Veli mi? “O zamanlar Taksim’deki Fransız Konsolosluğu’nda Karacaoğlan’ı çekerken (*Bedri Rahmi’nin bir tablosu) yanımıza ince bir Anadolu çocuğu gelmişti. Bedri bana tanıştırdı. İşte o zaman tanıdım Yaşar Kemal’i, galiba da yeni gelmişti Anadolu’dan.”

Ara Güler’le Bedri Rahmi’nin yolları, kendileri yüz yüze tanışmadan önce kesişmiştir aslında. Çünkü her ikisinin de hayatlarına etki eden ortak bir insana uğramıştır hayat yolları. Ara Güler konuşuyor:

“Lisedeyken bir resim öğretmenimiz vardı. Güzel bir kadındı. Çocukluğunda Talas’tan İstanbul’a gelmişti. Akademi’nin heykel bölümünü bitirmişti. Talaslı öğretmenimizin adı Mari Gerekmezyan’dı. Karadut gibi gözleri vardı… Yıllar sonra onun birkaç heykelini Resim ve Heykel Müzesi’nde gördüm. Hatta bir tanesi filozof Profesör Mustafa Şekip Tunç’un heykeliydi. 1945’te Mari’yi Fred Gross (*Mari Gerekmezyan’ın, evli olan Bedri Rahmi’yle girdiği ilişkinin hiçbir çevre tarafından kabul edilmemesinin ardından, Türkiye’den ayrılmamak için göstermelik bir evlilik yaptığı Alman eşi) ve Bedri ile sergilerde, toplantılarda sık sık görürdüm. Bedri birkaç portresini çizmişti. Şiirlerinde de ona yer vermişti. Derken Mari günün birinde ansızın öldü. Bu o zaman Bedri’nin dünyasında bir fırtına yaratmış olacak ki, “Karadut” dediği Mari’yi şiirlerinde yineledi durdu. Mari tablolarında uzun süre yer aldı.”

Peki kimdir bu kimselerin hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği ama herkesin tanıdığı Mari Gerekmezyan? 1913 yılında Kayseri’nin Talas köyünde doğup, 1947 yılında 34 yaşındayken aramızdan ayrılmış, Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşlarından biridir Mari Hanım. Bedri Rahmi’nin asistan olarak çalıştığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmiştir. Bedri Rahmi o günlerde Eren Hanım’la evlidir, bir de oğulları doğmuştur. Askerdir üstelik. Askerden hafta sonları izne geldiği günlerde tanışırlar Karadut’la. Tanışmazlar sanki yanarlar birbirlerine. Yıl 1940! Fikret Adil’in evinde gizli gizli görüşmeye başlar iki sevgili. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde öğrencidir Mari Hanım. Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümünde de konuk öğrenci! Aynı yıl, Profesör Neşet Ömer ve Profesör Mustafa Şekip Tunç’un heykellerini yapar ve bu heykeller Ankara Heykel Sergisi Ödülü’nü kazandırır kendisine.(Meraklısına Not; 1945 yılında yaptığı Yahya Kemal Beyatlı’nın bronz büstü de, Ankara Devlet Güzel Sanatlar Sergisi Birincilik Ödülü kazandırır yetenekli sanatçıya.) Bedri Rahmi’nin de bronzdan bir büstünü yapar Karadut. Büyük âşık Bedros da bu aşkın altında kalmaz ve sevdiği kadın için ölümsüz dizeler sıralar edebiyat tarihine.

“Sigara paketlerine resmini çizdiğim

Körpe fidanlara adını yazdığım

Karam, karam

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam

Sıla kokar, arzu tüter

Ilgıt ılgıt buram buram.

Ben beyzade, kişizade,

Her türlü dertten topyekün azade

Hani şu ekmeği elden suyu gölden.

Durup dururken yorulan

Kibrit çöpü gibi kırılan

Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan

Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan

Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

N'etmiş, n'eylemiş, n'olmuşum

Cömert ırmaklar gibi gürül gürül

Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.

Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam

Sensiz bana canım dünya haram olsun.”

Derken 1946 yılında Mari Hanım aniden rahatsızlanır. Türkiye’de kalması için evlendiği adamın savaş döneminde Çorum’da gözaltına alınması Mari’nin direncini kırmış, bu arada kendisi de menenjit tüberküloz kapmıştır. Antibiyotik lazımdır ve Bedri Rahmi dışında ona el uzatabilecek kimsesi yoktur. Bedri Rahmi, çok sevdiği tablolarını yok pahasına satıp sevdiği kadına ilaç parası yetiştirmeye çalışır. (*Bugün piyasada bulunan resimlerinin çoğu, o dönem elden çıkardıklarıdır.) Bu çabalar sonuç vermez ve Karadut, 1947’de İstanbul’da, Alman Hastanesi’nde hayatını kaybeder. Öldüğünde sadece 34 yaşındadır.

“Bedri gönül adamıydı, öyle olmayı sevdi. Öyle olmasaydı, ne mavileri, yeşilleri, sarıları bulurdu ne de kelimelerin ardında gizlenen şiir denen sevgiyi.”

Ara Güler’le Bedri Rahmi’nin ilişkisi yurt dışında da sürer. 1958 yılında Brüksel’de Atomyum Dünya Fuarı’nda birliktedir iki dost. Yanlarında bir de İlhan Koman katılınca muhabbet derinleşir.

“Bir eksik var yaşamımızda diyordu Bedri. Sonu yok gibi. Ama bir Max Ernst, bir Chagall için bu böyle değildir herhalde. Açılır sergisi Paris’te, Londra’da, New York’ta, kataloglar yapılır, hem de birkaç dilde. En büyük müzelerde yerleri hazırdır. Gazetelerde haklarında eleştiriler yazılır. Velhasıl bir şeyler olur. Ama bizde…”

Haklı bulur dostunun bu sızlanışını Ara Güler ve bakın nasıl yazar bunun üstüne:

“Doğru söylüyordu Bedri. Bir çark vardı ve o çarkın içinde olmak, ona ulaşmak gerekiyordu. Bu ise bizler için hemen hemen olanaksızdı, olmadı da nitekim. Yerel kalındı. Bir yerde bir iki parça bir şeyin olması bir şey ifade etmez. Halk kitleleri bilmiyor. Oysa tarihi halk yazar (…) Hazırsın ama kavgaya, kime karşı? Belki kendine karşı. Ararsın aramasına ama yeneceğin hasmı bulamazsın. İşte böylesi bir savaştır bu. Allem-i cihan olsan fark etmez (…) Galericiler, komisyoncular, eleştirmenler ve borsa, sanat borsasıdır önemli olan. Ama o borsa değere göre çalışır, o değeri de kim biçer, nasıl ölçülür bilinmez. Sonuçta sanat yapıtları işte bu bezirgânların elinde paraya dönüşür. Sanat sanat ama terazisi bunların elindedir (…) Bunu çok sonraları anladım.”

Ara Güler ve Bedri Rahmi sırt sırta yaslanmış olarak hayatın tam da içine doğru şarkılar söyleyerek yürüdükleri bir zaman, tuhaf bir nedenle küserler birbirlerine. İki yıl kadar konuşmayacak kadar uzar sürer bu küs hali. Onları bir daha bir araya getirecek olan şey Bedri Rahmi’nin fenalaşıp hastaneye yatırılması olacaktır.

(DEVAM EDECEK)