Bizim evlerde yumuşatıcı ikiye ayrılır: “Onsuz asla” diyenler… Bir de “Ben kullanmam, zararlı” diye söylenip gizliden gizliye kullananlar.
Önce iyisinden başlayalım.
Çamaşırı pamuk gibi yapar. Havlu yüzünü çizmez, çarşaf yatakta hışır hışır ses çıkarmaz. Özellikle sert suda yaşayanlar bilir; yumuşatıcı yoksa tişört karton gibi olur. Bir de koku meselesi var. Evin temiz koktu mu, insanın içi açılıyor. Balkondan gelen o koku var ya… İşte o, “Ben evimi çekip çevirdim” kokusu. Moral yükseltir, inkâr etmeyelim. Ütü yaparken de faydası var. Kumaş daha az kırışır, ütüyle kavga etmezsin. Bu da artı hanesine yazılır.Ama her güzel şeyin bir bedeli var. Yumuşatıcı fazla kaçarsa ne olur? Havlu suyu emmez. Banyodan çıkarsın, havlu seni kurutacağına seni üstüne sürer. Islak ıslak kalırsın. Bir de cilt meselesi var. Hassas cildi olanlar, bebekler, alerjik bünyeler… Yumuşatıcı bazen kaşıntı, kızarıklık yapabiliyor. “Mis gibi kokuyor” dediğin şey, başkasının cildini fena halde rahatsız edebiliyor. Çevreyi de unutmamak lazım. Fazla kullanılan yumuşatıcı doğaya pek dost sayılmaz. Ne kadar çok köpük, o kadar yük. Doğa da diyor ki: “Biraz sakin.”Çözüm basit aslında.Ne tamamen düşman ol, ne de gözü kapalı bağlan. Az koy, kararında kullan. Havluya az, çarşafa biraz, bebeğin çamaşırına hiç. Özetle; yumuşatıcı tuz gibidir. Yemeğe az koyarsan lezzet verir, fazla koyarsan ağzının tadını bozar. Hayat zaten yeterince sert…Ama her şeyi de yumuşatmaya gerek yok.:)