Çekirge

Abone Ol

Halk arasında yaygın bir deyiştir. Çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde yakalanır değil mi? İşin içinde futbol varsa kesinlikle değil efendim. Hele rakipleriniz size tepeden bakıyorlarsa hiç değil. Gücünüzü ve bağlı olarak da haddinizi bilerek topunuzu oynarsanız, kâğıt üzerinde güçlü lehine çok kolay görünen bir maçın sonucunun ne olacağı asla belli olmaz. Belli bir disiplinle yoğrulmuş inançlı oyunculardan kurulu takımların akıllı taktikleri doğru zamanda doğru şekilde uygulamaları sayesinde elde ettikleri başarılar bunun en açık örneği zaten. İşin yegâne tartışmalı yönüyse bu başarıların oynanan futbolun kalitesini ne oranda içerdiği ve yine futbola katkı olarak ne sunduğu. Futbolda maç denilen güzel oynamadan da kazanılabiliyor ve sonuçlar sizi bulunduğunuz yerden muhtelif menfaatlerle dolu çok farklı dünyalara taşıyorsa, futbolun kalitesi kimin umurunda? Koskoca kupa gelmiş, dört yanınızda insanlar çığlık çığlığa, ayaklarınız bulutlardan yere inmiyor ve o saatten sonra kalkıp bir de güzel futbol falan düşüneceksiniz ha! Mümkünatı yok.Hele muazzam bir unvanın ışığı gözleri kamaştırmış ve herkes “kazanan her zaman haklıdır” cümlesinin ölümsüz cazibesine kapılmışken siz “İyi ama sahada futbol yoktu” derseniz, zat-ı âlinize “deli galiba bu” diye bakılmaz mı?Nitekim 2004 yılının sıcak bir haziran akşamında Porto’nun Estadio do Drogao stadındaki binlerce Portekizli futbolda gücünü defalarca kanıtlamış Rui Costa’lı NunoGomes’li ChristianoRonaldo’lu ev sahibi Portekizin12. Avrupa Şampiyonası’nın açılış maçında Yunanistan’ı rahatlıkla geçeceğini düşünürken, bu tartışmaya girmek yerine muhtemelen çeyrek finalde kiminle oynayacaklarının hesabını yapmaktaydılar. Turnuvayı hatırladınız mı? Bizim burnu büyük tayfamızın play-off maçı kur’a çekimi öncesi “Çek bir Letonya” diyerek havalara girdiği, saatine denk gelip torbadan Letonya çıkınca bir zil takıp oynamadıklarının kaldığı bir takımdı. Ve dünya üçüncüsü unvanımızla Baltık prensesi olarak bilinen Riga’nın Skonto stadında 0/1 kaybettiğimiz ilk maçın rövanşında 2-0 öne geçmemize rağmen son 20 dakikada yediğimiz gollerle 2-2 berabere kalıp gidemediğimiz turnuvaydı bu. Bir başka çekirgenin zıplayarak geldiği turnuva yani.Diğeri hangisi mi? Komşumuz Yunanistan elbette. Almanların kurt hocası Otto Rehhagel’in yönettiği komşu, şampiyonadaki ilk maçta Portekiz karşısında orta sahayı geçmeyen bir anlayışla yer almış, gol yollarının tamamını kapatıp saldırmayı zerre kadar düşünmeden rakibin hata yapacağı anı sabırla bekleyip maçı 2/1 kazanmıştı. İkinci maçlarında rakipleri olan İspanya’dan cümle ahali fark beklerken, onlar bu maçı da 1/1 bitirmeyi başardıklarında futbolseverlerin kafasında futbolun ne olup ne olmadığı konusunda sorular belirmeye başlamıştı. Üçüncü maçta Rusya karşısında da aynı sistemle oynayıp kıl payı farkla1/2 yenildiklerinde, “tamam işte çekirge üçüncüye sıçrayamadı” denilirken bir de ne görelim. Aynı puan ve eşit averaja rağmen statü gereği attıkları gol fazlasıyla koskoca İspanya’nın üzerinden çeyrek finale sıçrayıvermişlerdi. Çekirgenin önündeki yeni sıçrama turunda rakip olarak yine devler bulunuyordu. Takımın aynı futbol mantığı devam etmekteydi ve ikiye ayrılan spor dünyası negatif futbol -pozitif futbol tartışmasını yapadursun onlar çeyrek finalde 1998 Dünya ve 2000Avrupa Şampiyonu Fransa’yı 1/0,ardından Almanya ve Hollanda’yı devirerek yarı finale ulaşmış Çekya’yı da uzatmalarda1/0 la geçip finale çıkıyorlardı. Son iki maçta da tabelada 1/0 lık aynı skor vardı. Futbol deyimiyle bekliyorlar, fırsatı bulunca atıyorlar ve üzerine yatıyorlardı. Eh ama finalde sürpriz falan çalışmazdı herhalde. Hadi bir iki maç neyse ama 5 maçın sonunda oynandıkları oyun artık iyice göz önünde olan Yunanistan’ın kazanmasına ihtimal veren yok gibiydi. Yine sabrettiler, yine futbol oynamayıp sadece kalelerini savundular ve tüm hatlarıyla yüklenen Portekiz in 57. dakikadaki tek hatasını beklediler. O dakikada hızlı gelişen konta atakta Charisteas ile kendilerini kupaya taşıyan golü buldukları vakit dünya futboluna bir yandan “negatif futbolun zaferi” cümlesini armağan etmiş, diğer yandan da bilmem kaçıncı kere sıçrayıp şampiyon olmuşlardı. Zaman geçtikçe belki oynadıkları futbolu kimse hatırlamayacaktı ama unvanları hep şampiyon olarak kalacaktı. Sizi bilemem ama ben bu konuda uzunca bir süre “ne yapayım öyle şampiyonluğu” ile “nasıl olursa olsun şampiyon olmak büyük iş” arasında gidip geldim. Yine de hep pozitif futbola olan sevgim gelip geldi. İşin duygusal penceresinden bakınca ben haklıyım biliyorum ama ne yazık ki yaşlı dünya şimdilerde bu haklılığı kaldıracak bir yer olmaktan çıktı. Dünya, her şeyimizi ele geçirmek için hata yapacağımız saniyeleri bekleyenlerin dünyası artık. Ve ne yazık ki biz hala iyilik ve güzellik için hayal kurmayı sürdürürken, onlar her geçen gün artan bir hızla inandığımız değerlerimizin üzerinden sıçrayarak yollarına güle oynaya devam etmekteler.