Dünya Kupası

Abone Ol

Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği yaşanırken olimpiyat bünyesinde amatör statü ile yer almakta olan futbolun giderek büyük ilgi görmesi üzerine dünya futbolunun patronu konumundaki FİFA yeni bir organizasyon konusunda dev bir adım atmıştı. Neden mi? Eh çünkü baktı gördü ki, dünyanın balta girmemiş ormanları hariç hemen her köşesinde derdi tasayı 90 dakikalığına unutup, sadece bir meşin yuvarlağın kale direkleri arasından kale çizgisini geçmesini sağlamak için koşuşturan sayısız insan var ve bunların hepsinin ortak amacı artık olimpiyat ruhunun bile ötesine geçmiş durumda. Bu noktada FİFA‘nın değerli başkanı Jules Rimet 1.Dünya Savaşı’yla birbirine girmiş ülkeleri bir araya getirmek adına yeni bir organizasyona ön ayak oldu ki ilginçtir bu organizasyon ülkeleri birbirlerine 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler’den daha çok yakınlaştırdı. 1928'de Amsterdam'daki FIFA Kongresi'nde,1930 da düzenlenecek ilk Dünya Kupası’na Uruguay'ın ev sahibi olacağı açıklandığında niyet iyiydi hoştu ama yer seçimi biraz saçma olmuştu. Yaşlı dünya henüz 1.Dünya Savaşı’nın yaralarını sarma sürecini yaşarken o günlerin imkanlarıyla ta Uruguay’a kim ve nasıl gidecekti ki? Jules Rimet’in olağanüstü gayretiyle Avrupa’dan Fransa, Belçika, Yugoslavya ve Romanya turnuvaya katıldılar. Onlara yedi Güney Amerika ülkesiyle iki Kuzey Amerika ülkesi eklenince ilk şampiyona 13 takımla düzenlenmiş oldu. Şimdilerde yüz ellinin üzerindeki ülkenin dört yıl boyunca kıyasıya yarışmasından süzülenlerle yapılan bu turnuvaya o tarihlerde “yarım yamalak bir iş “diyebileceğimiz bir görüntü hakimdi. O şartlarda ilk Dünya Kupası’nı kazanan, dönemin futbolunun en iyilerden sayılan ev sahibi Uruguay oldu. Her dört yılda bir yapılmasına karar verilen turnuvanın ilerleyen yıllarında bu kez başka ülkeler, emeklerinden ötürü uzunca süre “Jules Rimet Kupası” olarak anılan bu değerli kupaya ulaşmayı başardılar. Her turnuvaya katılan tek takım olan Brezilya’nın futbolun ağa babası sıfatıyla bugüne değin en çok kazanan unvanını haiz olduğu (5 kez) bu zorlu mücadelede İtalya ve Almanya’nın dörder kez kupaya uzanışları, nefeslerini her daim Brezilya’nın ensesinde hissettirmeleri sonucunu doğurdu. Tangocular olarak bilinen Arjantin’in üç kez, Fransa ve Uruguay’ın ikişer, İspanya’nın bir kez kazandıkları kupada, futbolun mucidi olarak bilinen İngilizlerin yalnızca evlerinde 1966 yılında elde ettikleri zafer kupadan çok finalde Almanya karşısında skoru 2-2’den 3-2 ye getiren golün tartışmasıyla anıldı. Üst direğe çarpıp yere inen topun çizgiyi geçip geçmediği hususu ülkeler arası sınır anlaşmazlıkları kadar gürültü koparmıştı ve gariptir gol olup olmadığı futbol camiasında halen tartışılmaktadır.

FRANCO VE KURA

Bu arenada bizim boy göstermemiz 1954 yılında Franco isimli bir İtalyan çocuğun çektiği kur’a ile gerçekleşti. Dönemin futbol anlayışı kapsamında iyi kötü bir turnuva geçirip üst tura çıkamamış olsak bile, Türk futbolunun efsane isimlerinin dünya kupasında oynamış olmaları bizleriçin ayrı bir gurur vesilesiydi. 2002 de ikinci kez katıldığımız turnuvada tahminler üzeri bir başarıyla gelen dünya üçüncülüğü aslında ülkece sahip olduğumuz yaşam felsefemizden pek de uzak bir sonuç içermiyordu. Biz ki duygusal ve savaşçı yapımızla olmaz denilenleri başarma anlamında okyanusları kolayca geçip evimizin önündeki derede boğulan insanlar olarak saman alevi gibi parlayan bu zaferin ekmeğini çeyrek asırdır yiye yiye bir türlü istikrarlı futbola kavuşamadık. Aslında kendimizi o kadar da küçük görmemeliyiz.Son dönemde iyi kötü yenilenmiş bir jenerasyon, dünya çapında 4-5 yıldızla ay yıldızlı forma altında bütünleşen sorumluluk sahibi diğer oyuncularımız ve yine her maçı ayrı ayrı düşünerek akıllı oyun planlarını devreye sokan İtalyan golcü/teknik direktör Montella yönetimindeki milli takım Haziran 2026 da Dünya Kupası’na gidiyor. Doğrusu bu azımsanacak bir başarı değil ve bizim coğrafyaya epeydir uzak kalmış aklın ve sabrın sonucu. Eskisi gibi bir maçı kaybedince hocayı kapı önüne koyan, oyuncuları ve takımı sil baştan ters yüz eden bir anlayış yok. “Davranın yiğitler her birimiz on rakibe yeter” düşüncesiyle top oynamaksa külliyen yok. “2026 dünyasındayız mirim, artık müsaade et o kadar olsun” diyebilirsiniz ama samimi söylüyorum bizim yapabildiysek-ki sonucu birlikte göreceğiz – futboldaki en büyük devrimimizi zihinsel anlamda yapmış olacağız. Hoş alemin yıllardır uyguladıklarını Amerika’yı biz keşfetmişiz gibi devreye sokmak fazla bir şey ifade etmese de bir yerden başlamış olmak önemli. Gün olup, hamasi nutuk atmak veya atanı ağzı bir karış açık dinlemek yerine göz önündeki gerçeklere odaklanarak çözümler geliştirdiğimiz vakit, binlerce yıllık tarih ve bünyesindeki geleneklere sahip kimlikler olarak, şurada daha üç günlük tarihe sahip olanların her alandaki oyunlarını bozabileceğimizi göreceğiz. Laf aramızda, kupa orada duruyor efendim. Talibi çok evet ama biz birbirimize inanır, gaza gelmeden akıl ve sabırla topumuzu oynarsak onu bizim elimizden kim alabilecek ki?