“Ebru: Su üzerinde yankılanan bir ritim”

Ebru sanatçısı Ruken Turhan, geleneksel bir sanat olarak ebrunun gelenek mekanlarının dışına taşması gerektiğini söyledi. Turhan, ebrunun aynı zamanda bir hikaye anlatma biçimi olduğunu söyledi

Abone Ol

Aslında bir edebiyatçı. Ama ebru sanatına tutkun. Ve bu sanata entelektüel bir düzey ve araştırmacı gözüyle de yaklaşıyor. Deprem bölgesinde de ebru yapıyor, kadın cinayetlerini de suyla anlatıyor. Geçmişin ve geleceğin ebru sanatı üzerine derin bir sohbete girdik. Ebru için “su üzerinde yankılanan bir ritim diyen” Ruken Turhan’a sözü bırakıyoruz. 

-Sevgili Ruken, özgeçmişinizde Türk Dili ve Edebiyatı okuduğunuz görülüyor. Geleneksel bir sanat olan ebru ile iştigalinizi edebiyat okumanız tetikledi mi? Ardından bu eğitiminiz ebru alanındaki çalışmalarınızı nasıl bir katkı sağladı?

Edebiyat ve ebru sanatı arasında kurduğum bağ benim için çok özel ve derinlikli. Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almak, kelimelerle kurduğum dünyayı farklı bir boyuta taşımama vesile oldu. Ebru sanatına üniversite yıllarımda tanıştım ve bu sanata olan ilgim giderek bir tutkuya dönüştü. Edebiyatın kapsayıcı yönü, bana sadece kelimelerle değil, renkler ve desenlerle de anlatılabilecek bir dünya sundu. Edebiyatın beni ebruya yönlendirdiğini söylemek mümkün değil. Daha çok tesadüf ama güzel bir tesadüf. Çünkü ebru da tıpkı edebiyat gibi bir anlatı alanı benim için. Suyun üzerine damlatılan her renk, tıpkı bir kelimenin bir cümlede taşıdığı anlam gibi, derin bir hikâye anlatıyor. Edebiyat eğitiminin bana kazandırdığı soyut düşünme becerisi ve estetik anlayış, ebru sanatında yeni denemeler yapmam için cesaret verdi.

Ayrıca, edebiyatta olduğu gibi ebruda da geleneksel formları tanıyıp anlamak, ardından bunları kendi yorumumla dönüştürmek benim için önemliydi. Geleneksel ebru kalıplarını kırarak yeni bir soluk kazandırmayı hedefledim. Ebru sanatında modern dokunuşlarla özgün eserler üretmeye çalışmamda, edebiyatın eleştirel ve yaratıcı düşünme yönü büyük katkı sağladı. 

Sonuç olarak, edebiyat eğitimi benim için yalnızca akademik bir süreç değil, aynı zamanda sanatsal vizyonumu da şekillendiren bir yolculuktu. Kelimelerle anlatamadığım duyguları ebru ile ifade etmek, beni bu sanatın içinde daha da derinleştirdi ve kendimi bulduğum bir alan yarattı.

EBRUNUN COĞRAFYASI

-Ebru sanatıyla ilgili yaptığım kısa araştırmalar 20'inci yüzyılın başlarında ülkemizde bu sanatın neredeyse unutulmuş olduğudur. Fakat bu sanatın bir coğrafi sınırı olmadığı da olgudur. Bu tarihsel aşama Osmanlı-Türkiye dışında nasıl seyretmiştir?

Ebru sanatı, yalnızca Osmanlı-Türkiye sınırlarına ait bir sanat olmaktan öte, yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin etkileşimiyle şekillenmiş çok katmanlı bir gelenektir. Kökeni Orta Asya'ya dayanan bu sanat, Buhara ve Türkistan bölgelerinde "Abri" adıyla bilinirken, İran ve Hindistan’a geçişiyle birlikte kitap süslemelerinde önemli bir rol üstlenmiştir. Osmanlı döneminde zirveye ulaşan ebru sanatı, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa'ya yayılmış ve özellikle Venedik, Floransa gibi sanat merkezlerinde "Türk Kağıdı" adıyla tanınmıştır. Ancak matbaanın gelişimi ve sanayi devrimi ile Avrupa'da geleneksel önemini yitirmiştir. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’dan sonra Türkiye’de unutulmaya yüz tutan ebru, Japonya ve ABD’de modern sanat anlayışı içinde yeniden keşfedilmiştir. Japon sanatçıların geliştirdiği "Suminagashi" tekniği ile benzerlik taşıyan ebru, Batı'da soyut sanat akımlarıyla birleşerek yeni bir anlatım biçimine dönüşmüştür. Türkiye’de ise Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman gibi ustalar sayesinde geleneksel teknikler korunarak sanata yeniden hayat verilmiştir. Bugün, ebru hem geçmişin estetik mirasını yaşatan hem de çağdaş sanatın içinde dönüşmeye devam etmesi gereken bir ifade biçimidir. 

BATILILAŞMA ÇABALARININ ETKİSİ

-Erken Cumhuriyet döneminde güzel sanatlara bir devlet desteği olduğunu görüyoruz. Bu durum ebru için de geçerli midir?

Erken Cumhuriyet döneminde devletin güzel sanatlara verdiği desteği incelediğimizde, özellikle resim, heykel, mimari ve tiyatro gibi alanların ön plana çıktığını görüyoruz. Ancak ebru sanatı, bu süreçte ne yazık ki doğrudan devlet desteği gören sanat dalları arasında yer almamıştır. Bunun birkaç temel sebebi var.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’de sanat politikaları, daha çok batılılaşma eksenli bir modernleşme sürecine yönelmişti. Bu süreçte, geleneksel Türk süsleme sanatları – tezhip, hat, minyatür ve ebru gibi – biraz geri planda kaldı. Ebru sanatının unutulmaya yüz tuttuğu bir dönem yaşamasının sebeplerinden biri de budur. Osmanlı’dan devralınan bu sanat, daha çok ciltçilik ve kitap süsleme sanatıyla ilişkili olduğu için, matbaacılığın gelişmesiyle birlikte işlevsel kullanım alanı azalmış ve yaygınlık kazanamamıştır. Aynı zamanda, ebru sanatı bireysel ustaların elinde, çoğunlukla usta-çırak ilişkisi içinde aktarılan bir sanat olduğu için, akademik bir disiplin olarak kurumsallaşması gecikmiştir. Buna karşın, 20. yüzyılın ortalarına doğru ebru sanatı, bireysel sanatçılar ve bazı özel girişimler sayesinde yeniden canlanmaya başlamıştır. Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman gibi ustalar, ebruyu yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak için büyük çaba harcamışlardır. Ancak bu süreç, doğrudan devlet desteğiyle değil, daha çok bireysel sanatçılar ve sanat meraklıları sayesinde gelişmiştir.

MEKAN SINIRI OLMAMALI

-Ebru, nakış, hat gibi sanatlar herhalde sunulan tarihsel görüntüden dolayı bizlere büyük kubbeli camiler, huşu içinde dönen semazenler, neyzenler, yetmedi yeşilli-sarıklı türbeler hatırlatır. Bu görüşüme katılır mısınız, bilmiyorum. Yine de ebru başta olmak üzere geleneksel sanatların gelenek mekanlarının ötesine taşınması konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini sormak isterim.

Evet, bahsettiğiniz gibi ebru, hat, nakış gibi sanatlar genellikle dini ve mistik imgelerle özdeşleştirilmiştir. Bunun temel sebebi, Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde bu sanatların özellikle cami süslemelerinde, türbe bezemelerinde ve dini metinlerin estetik bir parçası olarak kullanılmış olmasıdır. Geleneksel sanatların dini mekanlarla ilişkilendirilmesi, sanatın tarih boyunca kimlerle, nerelerde ve hangi amaçlarla icra edildiğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Ancak ben ebru sanatının yalnızca bu çerçevede algılanmasını sınırlandırıcı buluyorum. Sanat, bir geleneğin taşıyıcısı olduğu kadar, değişime ve yeniden yorumlanmaya da açıktır. Ebru sanatı, suyun ve boyanın uyum içinde dans ettiği bir zanaat olmaktan çıkıp, farklı yüzeylerde ve modern sanat anlayışıyla bir anlatı aracına dönüşebilir. Bu yüzden, ebrunun gelenek mekanlarının ötesine taşınması gerektiğine inanıyorum.

-Bir sanatçı olarak üretimlerinize yakın çevreniz, kalem erbabı veya söz ettiğiniz insanlar nasıl yaklaşıyor? Buna göre ebru ne kadar bilinen bir sanat sizce?

Ebru sanatına ve benim üretimlerime yönelik yaklaşımlar, çevremdeki kişilere göre değişiklik gösteriyor. Sanatla ilgilenen, estetik anlayışı gelişmiş veya geleneksel sanatlara aşina olanlar, ebrunun derinliğini ve anlatım gücünü takdir ediyor. Ancak ebru sanatına mesafeli olanlar ya da onu sadece klasik bir form olarak bilenler için bu sanat hâlâ bir "zanaat" ya da "geleneksel el sanatı" olarak algılanıyor. Benim için ise ebru, yalnızca dekoratif bir öğe olmaktan öte, renkler ve desenlerle su üzerinde bir hikâye anlatma biçimi.

Toplumda ebru sanatına dair genel bir bilinirlik olsa da, bu bilinirlik çoğu zaman yüzeysel kalıyor. İnsanlar ebruyu duyuyor, ancak tekniklerini, çeşitliliğini ve modern anlatım olanaklarını yeterince tanımıyor. Kimi geleneksel sanatçılar, ebrunun Osmanlı sanatları içinde kalması gerektiğini düşünürken, kimi çağdaş sanatçılar ise ebrunun farklı yüzeylere ve anlatım biçimlerine açılmasını heyecan verici buluyor. Özellikle siyah-beyaz kontrastlarla oluşturduğum sergiler, ebrunun geleneksel algısını kırarak onu daha geniş bir sanatsal bağlama taşıyor.

Benim için en önemli nokta, ebru sanatını korurken ona yeni bir soluk kazandırmak. Sanat ortamlarında ebru, hat sanatı kadar köklü bir prestije sahip olmasa da, son yıllarda geleneksel formların dışına çıkıp modern sanat anlayışıyla birleştiğini görmek mümkün. Uluslararası sergilerde ebruya duyulan ilgi artarken, bu sanatın sadece Osmanlı mirası değil, evrensel bir teknik ve anlatım biçimi olduğu daha çok kabul görmeye başlıyor. Çevremdeki farklı bakış açıları, ebrunun potansiyelini keşfetmemi ve bu sanatı daha geniş bir ifade alanına taşımamı sağlıyor.

MODERN VE PROTEST SANAT

-Bugüne kadar dahil olduğunuz sergi veya katkı sunduğunuz diğer alanlardan söz eder misiniz?

Bugüne kadar sanat üretimlerimle farklı sergi, atölye ve projelerde yer aldım. Ebru sanatını sadece geleneksel kalıplarla değil, modern sanat anlayışıyla da birleştirerek çeşitli sergilerde ve toplumsal projelerde bulunmak benim için önemli oldu. Katıldığım bazı sergiler ve projeler şunlardır:

Uluslararası Uçan Süpürge 1. Kadın Filmleri Festivali

“Suda Kadın İzleri” adlı gösteri ile sahne sanatı ve ebruyu buluşturan bir projede yer aldım. Kadın temalı bir sanatsal anlatıyı ebru ile nasıl ifade edebileceğimi keşfettim.

"Renklerimi Çaldılar" Kişisel Sergi

2022 Temmuz ayında katledilen 27 kadına ithafen düzenlediğim bu sergide, tamamen siyah ve tonlarıyla ebru çalışmalarımı sundum. Ebru sanatının sadece dekoratif değil, aynı zamanda bir anlatı ve protesto sanatı olabileceğini vurgulayan eserlerden oluşuyordu. Sergideki eserler, kaybedilen kadınların geride bıraktığı izleri, onların yaşamdan koparılmadan önceki varoluşlarını anlatıyordu.

"Tohumdan Ağaca" Hayat Sergisi

Kişisel sergim olan bu çalışma, doğanın döngüsünü, yaşam ve ölüm arasındaki bağı ebru sanatıyla anlatıyor.

"Portfolyou" Oda Art Gallery Karma Kare Sergisi

Farklı sanatçılarla birlikte ebruyu modern sanat bağlamında ele alan bir sergi.

"Suya Damlayan Nağmeler" Sahne Gösterisi

Bu projede, ebru sanatı sahne performanslarıyla bütünleştirildi. Ebrunun canlı performansla nasıl bir anlatı aracına dönüşebileceğini deneyimledim.

"Sıcak Kalpler Renkli Hayaller" Hatay Sanat Çadırı Projesi

Deprem sonrası sanatın iyileştirici gücünü kullanarak çocuklarla ebru atölyeleri düzenlediğim bir proje. Travma yaşamış çocuklara yönelik sanat terapisi niteliğinde etkinlikler gerçekleştirdik.

Sergilerimde ve projelerimde, ebrunun geleneksel kalıplarını kırarak onu modern, protest, kavramsal ve toplumsal bir sanat haline getirmeye çalışıyorum. Gelecekte de bu çizgide devam ederek, ebrunun farklı alanlarla kesiştiği, farklı yüzeylerde, farklı anlatılarla, farklı insanlarla buluştuğu çalışmalara imza atmayı hedefliyorum.

-Siz diğer yandan Eskişehir gibi mistik ve çağdaş bir kentte yaşıyorsunuz. Orada zuhur eden edebiyat, kültür ortamı ile tarihi birikim size nasıl bir katkı sunuyor? Sanatınız açısından soruyorum.

Eskişehir, geleneksel sanatlara ve zanaatlara değer veren bir şehir. Odunpazarı’nın dar sokaklarında dolaşırken, geçmişin izlerini taşıyan konaklarda sanat atölyeleriyle karşılaşmak mümkün. Geleneksel sanatların yaşatıldığı bu alanlar, ebru sanatımda geleneksel motifleri anlamama, onları köklerinden koparmadan modern bir dille yeniden yorumlamama olanak sağlıyor. Eskişehir’in çağdaş sanat alanında sunduğu olanaklar, ebru sanatının klasik formlarının dışına çıkmamı teşvik etti. Burada sanat galerileri, alternatif sanat mekanları ve performans sanatlarına duyulan ilgi oldukça yüksek. Sanatçı olarak deneysel çalışmalarıma modern sanat ortamlarında yer bulabiliyorum. Atölye çalışmaları, karma sergiler ve kültürel festivaller, sanatı sadece geleneksel bir form olarak değil, yaşayan ve dönüşen bir süreç olarak görmemi sağlıyor.

HER YER ATÖLYE

-Bize atölye ortamınızı, çalışma tarzınızı ve hali hazırda önünüzdeki çalışmaları anlatır mısınız?

Atölyem, benim için sadece bir üretim alanı değil, aynı zamanda bir deney ve keşif laboratuvarı. Suyun yüzeyinde hareket eden boyalarla çalıştığım için mekanın aydınlık, havadar ve sakin olması önemli. Başlarda evimin küçük bir odasında bir atölye oluşturdum, ancak zamanla oraya sığamadığımı fark ettim. Bu hem mental hem de fiziksel olarak sınırlayıcı olmaya başladı. Üretimlerim ve projelerim büyüdükçe, atölyem de her yer olmaya başladı. Katıldığım her atölye, gittiğim her sınıf, hatta sahneler bile benim atölyem oldu. Sınırlayıcılıktan çıktığımda, konfor alanımdan ayrılabildiğimi ve her yerde üretken olabildiğimi keşfettim. Örneğin, deprem vaktinde çadırda ebru dersleri verdim ve orası benim atölyem oldu. Aynı şekilde açık havada ebru yaptığımda da atölyem orasıydı. Bu, bana her yerde üretken olma özgürlüğü sağladı. Her ortamda, her koşulda üretebileceğimi fark ettim ve bu benim için büyük bir özgürlük hissi yarattı. Önümüzdeki projelerimde daha çok toplumsal konulara değinmek istiyorum. Toplumda var olan olumsuzlukların bir çığlığı olmaya çalışıyorum. Toplumsal cinsiyet temalı birkaç atölye planım var, bunları yaratıcı dramayla birleştirecek şekilde tasarlıyorum. Bunun dışında, kadın ve kadın hakları temelli atölyeler ve sergiler yapmayı planlıyorum. Net olarak üzerinde çalıştığım iki sergi var. Biri kelebeklerle ilgili, diğeri ise kadın cinayetlerini konu alıyor. Bu sergilerde amacım insanları mutlu etmekten ziyade, rahatsız edici konularla düşündürmek.