efsane 87

Abone Ol

Yazının başlığını görünce “hayırdır, futbolu bıraktın şimdi de otomobil yarışımı anlatacaksın” diyenleriniz olabilir ama durun, peşin hükümlü olmayınız efendim. Şüphesiz her yazının başlığı yazı hakkında bir ipucu verir ve yazıya anlam katar. Belki ben de farkında olmadan onlara duyduğum sevgi, saygı ve hayranlığı anlatmak için böyle bir başlık atmışımdır.

Aslında onlar, zaman içinde kendilerini mükemmelen kanıtladılar ama gönül isterdi ki birliktelikleri bir şekilde taçlansın. Hoş, kupaları olmadı değil ama layık oldukları büyük kupayı alamayışları hepimizi derinden yaralayan bir hikâye içeriyordu. U-16 milli takımımız için seçmelerden gelen 1987 doğumlu gençler Temmuz 2002’de tanışmışlardı birbirleriyle. Başlarına geçen teknik direktör Ferhat Südoğan bu birbirinden yetenekli oyuncuları kısa sürede kaynaştırmış, futbol bilgisinin yanı sıra oyuncu psikolojisini iyi yönetmeyi başaran bir kimlik olarak yeri geldiğinde ağabey, yeri geldiğinde öğretmen ve en önemlisi hepsinin saygı duyarak ağzının içine baktıkları hocaları olmuştu.

Arda Turan, Serdar Özkan, Uğur Uçar Ergin Keleş, Gürhan Gürsoy, Cafer Can Aksu, Ferhat Öztorun, Enis Kahraman, Ergun Aydın, Güven Güneri, Mülayim Erdem, Kadir Yaşar, Oğuz Sabankay, kaleci Melih Özçelik ve yedek kaleci 88’li Volkan Babacan ilerleyen yıllarda kendilerine gıpta edilen oyuncular oldular. İlk sınavlarıolan Uluslararası Ege Kupasının Denizli’deki finalinde Çek Cumhuriyeti’ni Gürhan’ın golüyle 1-0 devirip yedi Avrupa devinin önünde şampiyon oldular ve takip eden süreçte o turnuva senin bu turnuva benim gitmedikleri ülke, yenmedikleri takım kalmadı. Gücümüzü bilen ve bizi dikkatle izleyen U-17 finallerinin ev sahibi Fransa bizi Haziran 2003’te Nice’te Eur’altus adlı bir turnuvaya davet etti. Aslında buna turnuva denemezdi çünkü muhtemelen yanlış anlama sonucu yelken judo ve futboldan oluşan bir Akdeniz gençlik festivaline gelmiş, uçaktan iner inmez kendimizi 40 derece sıcaktakiberbat bir organizasyonve belediye otobüsüyle taşındığımız alanda bizi bekleyenfestival kortejinin içinde yürürken bulmuştuk. Milli takım disiplini başka şeydir ve çocuklar bunun bilincindedir ama çevremizdekiler Brezilya karnavalını andıran bir ortamda eğlenirken, bizler yaşadığımız şokun etkisiyle asık suratlı Demirperde sporcularına benzemeyi hiç hak etmiyorduk. Akşama doğru aç bil aç, otele ulaştığımızda maç programı bile belli değildi. Ancak tüm bunların önceden planlanmış olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Her turnuva öncesi yapılan resmi toplantı yoktu.

Kim ne zaman, nerede oynayacak diye sorunca “Hepsi aynı sahada, boşverin eğlenin burası gençlik festivali cevabını” aldık. Akşamın ilerlemiş vaktinde odamızın kapı altından atılan programa bakınca ne görelim. Kâğıdın üzerinde “Fransa-Türkiye saat :10.00’da Nice Stadına transfer için lütfen sabah 08.00’de hazır olunuz” yazmıyor mu. İyi ki yazıda lütfen sözcüğü vardı yoksa vallahi çok kızacaktık! Ferhat hoca hepimizi topladı ve “Beyler sabah 6.30 kalkış- kahvaltı, saat 8.00’de stada gidiyor ve maça çıkıyoruz”dedi. Hocamız dedi demesine de zaten yol yorgunu ve uykusunu tam alamamış takım başka saat yokmuş gibi sabahın köründe, sonradan dünya yıldızları olacak Karim Benzema, Nasri ve Menez’li kadrosuyla özenle bu maça hazırlanmış Fransa önüne çıkarılmıştı. Serdar Özkan’ın herkesi çalımlayıp attığı gole rağmen ilk yarıyı 4-1 yenik kapatınca soyunma odasında ağızları bıçak açmamıştı. Ferhat hoca soyunma odasına girdi. Ne taktik, ne kırıcı bir söz. Sadece“ kafalar duşa ” dedi ve ekledi: “Beyler, madem eğlenmek istiyorlar siz de ilk yarıyı orada bırakıpeğlenmenize bakınama onlara da günlerini gösterin”. Bu cümle ve buz gibi su oyuncularımızı kendilerine getirmiş olmalı ki ikinci yarıda futbol resitalimiz başladı.

Arda Turan’ın şık golünü izleyen süreçte Gürhan Gürsoy kalitesini göstererek topu Fransa ağlarına bıraktığında durum 4-3’e gelmişti. Yıldızlarımız gitgide artan bir hırsla oynuyorlardı ve biz daha sihirbaz Cafer Can Aksu’nun 40 metreden çektiği frikikten gelen golle ulaştığımız 4-4 ün tadını çıkarırken iki dakika sonra yine onunbu kez ceza yayı üzerinden aşırtma vuruşuyla tabelada 5-4 ü gördük. Çılgınca sevinme sırası bizdeydi. Futbol tarihimize geçen bu güzel maç hiç unutulmadı ve takip eden yıllarda Ardayı Avrupa’nın futbol devleri Barcelona ve Atletico Madrid’de, diğerlerini de Süper Lig kulüplerimizde başarıyla oynarken gördük. Diyeceksiniz ki bu kadar övdüğün Efsane 87 neden Avrupa Şampiyonu olamadı?” Onu ne siz sorun ne ben anlatayım ama bilmek hakkınız elbet. Ertesi yıl U-17 eleme ve elit turlarını kolayca atlayan takımımızın yarı finaldeki rakibi Fransa olmuştu. Bizimkiler Nice’teevire çevirebeş çektikleri Fransa’yı yine yenerlerdi ama o gün sahaya inen başka bir saygıdeğer hocamızın, takımla doğru dürüst oynamamış üç yeni gurbetçi oyuncuyu onbire tercihiyle maç birden 0-2 ye geldi. Toparlanıp ablukaya aldığımız ama kalesine Cafer Can ile bulduğumuz dışında gol girmeyen Fransa’ya 1-2 yenilip kupaya ulaşamadık. Olsun, her şey kazanmak değil bu hayatta. Biz, her biri spor ve sporcu ahlakını her şeyden üstün tutan, milli formayı bayrak sevgisi ve inançla son güçlerine dek terleten bugençlerle hep gurur duyarak onları “gönüllerin şampiyonu” unvanıyla futbol tarihimizin saygın bir köşesine emanet ettik Teşekkürler efsane 87. Daima kalbimizdesin.