Emeğin değeri var mı?

Abone Ol

Kimi zaman bir sorun, sadece o sorunun kendisi değil. İZBAN’ın Turan İstasyonu’nda 7 aydır su olmaması, ilk bakışta teknik bir arıza gibi görünebilir. Fakat bu küçük detay, aslında büyük bir gerçeği gözler önüne seriyor. Emekçilerin görünmeyen sorunları, görünmeyen sorumluların gölgesinde büyüyor.

İZBAN Turan İstasyonu'ndaki özel güvenlik görevlileri son bir haftadır sorunlarını duyurabilmek adına gazetecilere ulaşmaya çalışıyor. Mevcut sorunların çözümü için kurum içi iletişimde bir noktaya varılamamış olacak ki son çare olarak kamuoyu oluşturup sorunların çözüme ulaşmasını ümit ediyorlar.

Turan İstasyonu'ndaki su krizi nedeniyle güvenlik görevlileri, insani ihtiyaçlarını gidermek üzere en yakın istasyona gitmek zorunda kalıyor. Güvenlik zafiyetine de neden olabilecek bu sorun özel güvenlik personellerinin bir vardiya arkadaşının birkaç dakikalığına dahi istasyonu terk etmek zorunda kalması, aslında o istasyonun, o kentin, o kurumun güvenliğinden ödün vermek anlamına geliyor.

BENZER TABLO

Benzer tabloyu bir süre önce İzmir tramvay hattındaki güvenlik görevlilerinde de gördük. Hat boyunca görev yapan personel, tuvalet ihtiyacını karşılayabileceği bir alan olmadığı için, kimi zaman yolcu bekleme alanındaki kamu tuvaletlerine gitmek zorunda kalıyor; kimi zaman da istasyonda bulunan işletmelerden rica ediyor. Bazı duraklarda bu bile mümkün değil. Bir kentte, toplu ulaşım sistemini ayakta tutan çalışanlar temel ihtiyaçlarını gideremiyorsa, orada yalnızca altyapı değil, vicdan altyapısı da eksik gibi görünüyor.

İZBAN yönetimi, Turan’daki su sorununu Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne bağlıyor. Oysa kimde olursa olsun, sorun hâlâ orada duruyor. Bu tür “yetki devri” açıklamaları, kamusal hizmetlerde sıkça rastlanan bir refleks. Genellikle bu tip durumlarda sorumluluk paylaşılmaz, ertelenir. Ve ne yazık ki bu ertelemenin bedelini de hep en alttakiler, yani sahadaki emekçiler öder.

İŞİ KİM ÜSTLENECEK

Bir istasyonda su yoksa, bir durakta tuvalet yoksa, o suya erişemeyen, o tuvalete gidemeyen sadece çalışan değildir; oradan geçen yolcu, o kentin itibarı ve nihayetinde o kurumun vicdanıdır. Ama mesele yalnızca muslukta ya da kapıda değil; mesele, bu kadar temel bir insani ihtiyacın “çözülmeyi bekleyen bir dosya” haline gelebilmesinde. Bu şehirde her gün binlerce insanın güvenliği, temizliği, ulaşımı, düzeni, birilerinin görünmeyen nöbetleriyle sağlanıyor. O nöbetlerde çoğu zaman ne klima çalışır, ne sandalye rahattır, ne de su akar. Ama vardiya saatine sadık kalınır, çünkü o nöbetler sadece iş değil, sorumluluktur. Özel güvenlik görevlileri, temizlik personelleri, istasyon çalışanları, belediye işçileri... Onlar bir kentin “arka plan uygulamaları” gibi. Şehir akarken kimse onları görmez, ama sistemin çarkları bir gün dursa, o zaman eksiklikleri herkes hisseder.

Bir çalışanın suya ulaşamaması ya da tuvalet bulamaması, basit bir ihmal değil; emek değerinin nasıl ölçüldüğünü anlatan bir hikâye aslında. Beyaz yakalılar için kahve makinesi arızalanınca servis çağrılır; mavi yakalılar için su hattı bozulunca dilekçe verilir, beklenir, unutulur. İZBAN gibi kamu ortaklığıyla yönetilen bir sistemde bu durumun hâlâ çözülememesi, “hizmette süreklilik” ilkesini de zedeliyor. Zira kamu, yalnızca vatandaşa değil, kendi çalışanına da sorumludur. Bu yazıyı bir eleştiri metni değil, bir çağrı olarak kabul etmek en doğrusu. Bir musluk arızasının çözülememesi ya da bir durakta tuvaletin olmaması; aslında o noktaya bakan gözlerin, oradaki insanı görmemesindendir. Bu yüzden mesele teknik değil, vicdanidir.