Türkiye tarihi bir güne tanıklık etti. Tüm konfederasyonlar, emek örgütleri ve sendikalar ortak bir irade göstererek 81 ilde iş bırakma ve meydanlara çıkma kararı aldı. Bu gelişme, çalışma hayatında yalnızca sendikal bir mücadele değil, aynı zamanda anayasal bir hak arayışının en somut göstergesidir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yürütülen 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci, Anayasa’nın 53. maddesinde güvence altına alınan toplu sözleşme
hakkının nasıl daraltıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bakanlığın “son teklif” adı altında masaya koyduğu oranlar –2026 yılı için yüzde 11 + yüzde 7, 2027 yılı için yüzde 4 + yüzde 4– yalnızca ekonomik gerçeklerden kopuk değil, aynı zamanda toplu pazarlık hakkının özünü ortadan kaldırıcı niteliktedir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.
maddesi ve ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri uyarınca, sendikaların ve konfederasyonların toplu pazarlık sürecinde etkili taraf olması esastır. “Son teklif” dayatması, pazarlığı müzakere olmaktan çıkarıp tek taraflı bir bildiriye dönüştürmektedir. Bu durum, hem ulusal hem de uluslararası hukuk açısından ciddi bir ihlal teşkil etmektedir. Dahası, TBMM’ye sevk edilen 2025 yılı Cumhurbaşkanlığı Bütçe Teklifi’nde Cumhurbaşkanı’nın maaşının 183 bin TL’den 238 bin TL’ye yükseltilmesi, hukuk düzenimizdeki “eşitlik” ilkesini zedeleyen bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Anayasa’nın 10. maddesi, tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğunu belirtirken, gelir adaletsizliğinin böylesine derinleştirilmesi toplumsal barışın temeline aykırıdır. Hukukun en temel ilkelerinden biri “adil ücret hakkı”dır. Bu hak, yalnızca Anayasa’da değil, aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23. maddesinde ve Avrupa Sosyal Şartı’nda açıkça güvence altına alınmıştır. Buna rağmen milyonlarca kamu emekçisinin ücretleri açlık sınırının altında tutulurken, siyasal iktidar kendi ücretlerini katbekat artırmaktadır. Gerçekleştirilen iş bırakma eylemi, yalnızca bir “sendikal refleks” değildir. Bu eylem, hukukun üstünlüğü ilkesine sahip çıkma, anayasal hakların çiğnenmesine karşı bir duruştur. Eğer devlet, taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya uygun davranmazsa, ortaya çıkan hukuksuzluk yalnızca emekçilerin değil, tüm toplumun geleceğini tehdit eder. Sonuç olarak, emekçilerin dün 81 ilde ortaya koyduğu irade, hukuki zeminde meşru, demokratik zeminde haklı bir direniştir. Çalışma barışının yeniden tesis edilmesi için yapılması gereken, emekçilerin iradesine kulak vermek, toplu sözleşme masasında gerçek bir müzakere sürecine dönmektir. Aksi takdirde, meydanlardaki ses büyüyerek devam edecektir.
8. Dönem toplu sözleşme görüşmeleri yine hüsranla sonuçlandı. Milyonlarca kamu emekçisi ve emekli, bir kez daha masada yalnız bırakıldı. Asıl sorun zam oranı değil, temsiliyetsizliktir. Çünkü tok, açın halinden anlamaz. Aynı gemide değiliz, aynı sofrada hiç değiliz! Toplu sözleşme masasında yine aynı senaryo, yine aynı hayal kırıklığı... Yetkili sendikalar uzlaştıramadı, konu yine hakem heyetine havale edildi. Ama bir sorun var: O hakem heyeti halktan kopuk!
Hakem heyetinde yer alanlar hiç pazara çıkmış mı? Yarım kilo domatesi alırken iki kez düşünen emekliyi görmüş mü? Kirasını ödeyemeyip çocuğunu memlekete gönderen asgari ücretliyle aynı hayatı yaşamış mı? Hayır! Çünkü o masa halkın masası değil. Ve bu yüzden mesele yalnızca maaş değil, mesele temsiliyet.
GERÇEK ADALET
Bugün 10 bin liraya mahkûm edilen emekliler var. Asgari ücretli, kira ve market arasında sıkışmış durumda. Gençler işsiz, öğretmenler atanamıyor, taşeronlar belirsizlikte…
Ama ne acıdır ki bu insanların maaşını belirleyenler, bu gerçekliği yaşamıyor. Bu yüzden diyoruz ki: Madem karar hakem heyetinden çıkacak, o heyette halkın kendisi olacak!
Emekli olacak, işsiz genç olacak, taşeron işçi olacak, atanamayan öğretmen olacak! Gerçek yükü sırtlayanlar masada söz sahibi olacak! Vekil maaşları, lüks makam araçları tartışılmıyor. Ama iş emekçinin ekmeğine gelince, karar halktan kopuk bir heyete bırakılıyor. Bu mudur adalet? Bu mudur toplu sözleşme? Bu masa değişecek. Bu düzen değişecek. Çünkü emeğin iradesi masaya oturmadan, hiçbir toplu sözleşme “toplumun” olamaz.
HAKEM HALK OLACAK
Adil bir toplu sözleşme, ancak adil temsil ile mümkündür. Milyonların sofrasında pişmeyen hiçbir karar adil değildir. Ve artık herkes biliyor: Masada da meydanda da en gerçek mücadeleyi Birleşik Kamu-İş veriyor!
Biz susmayacağız. Boyun eğmeyeceğiz. Emeğin iradesi masaya oturacak, hakem halk olacak!