“…Dünyayı sömürgeleştirirken 50 milyon insanın ölümü… Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda 70 milyon insanın ölümü… 6 milyon yahudinin ölümüne sebep oldular. …bütün bunlar, Batı dünyasının zorbalıklarıydı. Bunu bu şekilde idrak etmemiş lazım."
1940 Kuşağı’nın büyük talihsizliği bu oldu işte. Lenin’in Avrupa’da, özellikle Almanya ve İngiltere’de sosyalist devrimin başlayacağı umutları suya düşünce, “denize düşen yılana sarılır” hesabı, İngilizlerle ticari antlaşmalar yapmıştır. Ellerinde kalan ise, ekonomisi çökmüş bir Çarlık Rusyası. Saatli bombaya dönüşmüş ve açlıkla boğuşan milyonlar. Kazakların isyanları da cabası… Özellikle çok erken ölümü (21 Ocak 1924) Atatürk ve Lenin ile başlayan dostluk ve karşılıklı güvene dayalı Sovyet Türkiye dış politikasında büyük değişimler yaşanmasını da beraberinde getirir. 1936 Separat Kararları, bu dış politikayı sekteye uğratmamak adına alınır. Bu kararla TKP’nin Türkiye’deki çalışmaları durdurulur. Bu bağlamda, sosyalist olmasa da, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı vermiş ve kazanmış bir Türkiye’yi de kaybetmeme düşüncesi ağır basmış olmalı. Türkiye’deki çalışmalarını komünist partisi çatısı altında değil, saflarına katılmaları emredilen, CHP içinde yürütmeleri istenir.
Enver Gökçe tam da bu dönemde Ülkü dergisinde düzeltmen olarak çalışmaya başlar. Bir yandan da yazılar ve şiirler yazar. Ülkü dergisinin 16 Mart 1943 tarihli, 36 sayısında (s. 15), “Köyden Köye” bölümünde, “Çit Köyü”nü anlattığı yazısı yayımlanır. Enver Gökçe edebiyat dünyasında ilk, yazar olarak adım atar. Şairliği sonra gelir.
1940 Kuşağı’nın siyasal mücadelesindeki en büyük talihsizlikleri de burada başlıyor. Sovyetler açısından, Türkiye’deki komünist hareketi desteklemek demek, komşusunun iç işlerine karışmak olarak görüldüğü kanısındayım. Atatürk’ün de buna sıcak bakmadığı biliniyor. Tam da bu noktada devreye ABD giriyor. Sol ve komünist partiler ardı ardında kapatılıyor. Bu bağlamda ABD güdümünde çok partili sisteme geçilir Türkiye’de. ABD destekli seçimlerden Bayar ve Menderes ikilisinin partisi DP galip çıkar ve iktidarı alır. İlk yaptığı “icraat” ise, NATO’ya girmek olur. Binlerce kilometre ötede, bizimle hiçbir sınır komşusu olmayan denizaşırı bir ülkeye asker gönderilir. Devrim Türkiye’sinin rayından çıkması ve ABD’ye bağımlı hale gelmesinin kırılma noktası ve tarihi de bu dönemdir. Bu dönemi, böyle okuyamayan hiçbir akıl, ne Türkiye’nin siyasal geçmişini doğru okuyabilir ne geleceğine yön verebilir. Durum bu kadar net.
Bütün bu nedenleri alt alta sıraladığımızda, sizin söylediğinizce dersem “Genel olarak 1940 kuşağının sanatsal ve politik duruşunun günümüz araştırmalarına, sinemasına, edebiyatına yeter derecede yansıdığı” ya da yansıtıldığını söylemek hayalcilik olur.
39 HARBİ “39 Harbi” şiiri kanaatimce 1940 kuşağı şairlerin dönemi anlatan en çarpıcı şiirlerindedir. Şiirin sonuna kadar derin bir hüzün, sonunda da umut görüyorum. Gökçe’nin başka şiirleri de böyle. Ne dersiniz, 1940’larda Gökçe’yi daha çok umutla mı, umutsuzlukla mı anlamak gerekir? Daha çok umutla. Yine umutla. Hep umutla… Zira Enver Gökçe, ölümlerden ölüm beğendirilen tabutluklardaki işkenceli sınavlarından geçirilirken bile, umudunu yitirmedi. Bedelleri ağır oldu bunun: Gözaltılar, işkenceler, hapisler, prangalar, sürgünler… Sürgünlük günlerini geçirdiği o yerde en büyük hapishanesi işsizlik, bu hapishanede tek dostu açlık vardı. En verimli zamanlarına hücreler tanık. Yakalandığı romatizma, tüketilen yaşamına bir armağanıdır, tabutluklarda geçirdiği tutuklu yıllardından… Tutuklama, yargılama, hapislik ve sürgünle sonuçlanan dava sonrasında, parti kadrolarının, hapishanede iki farklı cepheye ayrılmaları, karşılıklı suçlamaları da beraberinde getirmiştir. Bütün bu süreçte olup bitenlerin, ‟kilit taşı” Gökçe’ymiş gibi görüldü. Parti içinde ayrışmaların doğal sonucu, karşıtlar birbirlerini suçlar oldu. Döneme ilişkin anılarda değinilenlerin dışında, elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yok. Dönemle ilgili en belirgin, somut tutanaklar, mahkeme kayıtları, ifadeler… Tam olarak ne olduğunu da bilemiyoruz. Ne ki, Enver Gökçe’nin derin sessizliği, ölene değin davayla ilgili hiçbir açıklamada bulunmaması, bütün şimşekleri üstüne çekmesine yetti. Enver Gökçe, bir örümceğin hücre arkadaşlığıyla hayatta kalmanın yalnızlığıdır. (ki kitap’ta Esat Yavuztürk’in “Arkadaşım Örümcek”, bana sorarsan Enver Gökçe’nin nasıl bir direncin, umudun, kavganın ozanı olduğunun ne iyi hikayesidir). Bütün olup bitenlere karşın şunu dedi: “Susarak anmak, anarak yaşamak zorundayız. Bileyi taşımız bu…” Ali Ekber Ataş, Doğumunun 100’üncü Yılında Enver Gökçe’ye Armağan, h20 Yayınları