‘Evet’in bedeli!

Abone Ol

"Evet" derken aslında “hayır" demek istediğinizi hiç fark ettiniz mi? Çoğumuzun başına gelmiştir. İçimizden bir ses itiraz eder ama ağzımızdan çıkan kelime farklı olur: "Evet". O an içimizden “Neyse, tamam dedim, konu kapandı, kurtuldum" diye geçiririz. Ama hemen ardından üzerimize görünmez bir ağırlık, yorgunluk çöker.
Çünkü bizi yoran çoğu zaman yaptığımız fedakarlık değil; sürekli kendimizden vazgeçmektir. Böyle anlarınızdan birini düşünün. Ne hissediyordunuz? Öfke mi, kırgınlık mı, kızgınlık mı?
Psikolojide buna "resentment" denir. Türkçede tam karşılığı olmasa da bunu "içerlemeye dönüşmüş birikmiş bir öfke" olarak tanımlayabiliriz. Modern psikoloji şunu söyler: "Bu duygu çoğunlukla başkasına değil, aslında kendimize duyduğumuz öfkeden beslenir."
Neden evet diyoruz?
Aslında "hayır" demesini en iyi bilen çocuklardır. İki yaşındaki bir çocuğa bir şey uzatın, istemiyorsa başını çevirir, iter, bağırır. Özür dilemez, gerekçe sunmaz, karşısındakinin yüzüne bakmaz. Sadece "hayır" der.
Yıllar geçer. O çocuğun doğal 'hayır'ı yavaş yavaş söner. 'Büyükler konuşurken sus.' 'Ayıp, kırarsın.' 'Ne kadar bencil.' Yardımcı olan çocuk sevilir, itaat eden övülür. Beyin bunu kaydeder, 'evet' nöral yolları güçlenir, "hayır" zayıf kalır.
Travma terapisti Pete Walker bu örüntüye 'yatıştırma tepkisi' diyor. Dört temel hayatta kalma tepkisinden biri: savaş, kaç, don ve yatıştır. Sevginin koşullu olduğu, öfkenin öngörülemez biçimde patladığı ortamlarda büyüyen çocuk şunu öğrenir: Uysal olmak, yardımcı olmak, itiraz etmemek güvende kalmanın yoludur, hayatta kalma stratejisidir. O çocuk büyür, strateji kalır.
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman'ın çerçevesiyle düşünelim: Zihnimiz iki sistemle çalışır. Sistem 1 hızlı, otomatik, sezgisel. Sistem 2 yavaş, analitik, çaba gerektiren. Davranış araştırmaları, günlük kararlarımızın büyük çoğunluğunun bu hızlı sistem tarafından, neredeyse düşünmeden verildiğini gösteriyor. "Evet” tam da böyle çıkıyor ağzımızdan. Karşımızdaki kişi isteğini daha bitirmeden biz zaten evet demiş oluruz.
Çoğu zaman ilişkiyi korumak için evet deriz. Ama aslında isteksizce verilen her evet biriktikçe kişi kendini kullanılmış, değersizleştirilmiş hissetmeye başlar. Bu duygular içte birikmeye, öfkeye dönüşür ve korunmak istenen ilişki içten içe aşınır.
Peki ne yapmalı?
İlk adım şu soruyu sormak: "Şimdi evet dersem, kendimde neye hayır diyorum?" Zamanınıza mı, enerjinize mi, değerlerinize mi hayır diyoruz. Bu soru Sistem 2’yi devreye sokar, otomatik yanıtın önüne geçer.
Hemen yanıt vermek zorunda değiliz. "Düşüneceğim" demek de bir cevap ve çoğu zaman da en dürüst olanı.
Yanıt verirken kişiye değil, konuya hayır deyin: "Senin için çok şey yapabilirim ama bunu yapamam." Ve bazen sadece şunu söyleyin: "Hayır, bu benim için mümkün değil." Gerekçesiz, özürsüz.
Araştırmacı Brené Brown yıllarca bu konuyu inceledi ve şaşırtıcı bir şey buldu: En merhametli insanlar aynı zamanda en net sınırlara sahip olanlardır. Hayır demek ilişkiyi bitirmez, çoğu zaman onu daha sağlam bir temele oturtur. Hayır diyebilen biri güvenilirdir; evet dediğinde buna inanılır.
İçerlemeyle dolu bir "evet"ten, dürüst bir "hayır" çok daha değerlidir. Hem size hem karşınızdakine.