Sahnede “Kumarbazın Encamı” adlı oyun oynanmaktadır. Dönemin ünlü oyuncusu Holas’ın intihar ettiği sahne, herkes nefesini tutmuş, çıt çıkmıyor salondan… O sıra, yumruklarıyla başına vuran, sahnedeki dramatik mizansenden acı çeken, çektiği acıdan kendini kaybetmiş bir delikanlının büyük ıstırabı herkesin dikkatini çekiyor. Sürekli başını yumrukluyor delikanlı, ağlıyor. Herkes şaşırmış, oyundan çok bu delikanlıyı izliyor şimdi. Delikanlı o denli acımasızca kendine vurmaktadır ki; sahnede intihar eden oyuncu Holas bile çaktırmadan ne olduğuna bakıyor.
Bu delikanlı, henüz 19 yaşındaki tiyatro tutkulusu “Aktör Şadi”dir. Tanin Gazetesi’nde karşımıza çıkan oyun reklamından anladığımız kadarıyla “Kumarbazın Encamı”, Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Tiyatrosu’nda, Şevki Efendi tarafından sahnelenmektedir. (Tanin Gazetesi, 8 Eylül 1910, Gazete yayın numarası: 739, s. 4)
Hüseyin Şadi Bey, ilk olarak 1908 yılında, Ahmet Vefik Paşa’nın çevirdiği Moliere’in “Zor Nikâh” oyununda, Hekim Senaî rolüyle sahneye çıkar. 17 yaşındayken! Okuduğu Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, ancak tiyatroya olan tutkusundan bir türlü vazgeçememiştir. Ailesi okumasını istemektedir ama onun aklı sahnededir. Kendisine takma bir isim bularak -II. Meşrutiyet’in ilanıyla adım başı açılan- tiyatro topluluklarından birine katılır. Sahne adı olarak kendine “Fikret” adını uygun görür. Zamanla gerçek adı olan Hüseyin unutulacak, herkes onu Fikret Şadi adıyla tanıyacaktır.
Nasıl Oldu?.. Oldu işte!
Fikret Şadi ve arkadaşlarının “Nasıl Oldu?” adlı oyunu sahneledikleri bir gece -oyun saati de yaklaşmışken üstelik- gişeden gelen raporlar canlarını sıkmaktadır. Neredeyse oyuncu sayısı kadar bir seyirciye oynamak, her oyuncu için çok zor bir sınavdır. Hepsi acaba oyunu iptal mi etsek diye düşünürken, duyulan bir haberle bir anda ortalık birbirine girer: Enver Paşa, yanında Almanya Büyükelçisiyle birlikte oyuna gelecektir. Doğru olabilir mi bu haber? Nasıl Oldu?.. Oldu işte!
Enver Paşa ve Alman büyükelçi oyuna gelirler. Locaya kuruldukları sıra, haberi duyan halk salonu doldurmuştur bile… İçerisi iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık, kulisteki telaş ise en az onun kadar telaşlıdır. Şu talihsizliğe bakın ki; oyunun aktörlerinden biri seyircisi iyice azalan oyuna körkütük sarhoş gelmiş, ağzı yüzü karışmış, replikleri doğru düzgün atacak halde bile değildir. Bu rolün bir zabit rolü olduğu ve ülkedeki zabitlerin en başındaki kişi olan Enver Paşa’nın karşısında olabilecek bir rezalet hepsinin kanını dondurmaktadır. Onlar ne yapacaklarını düşünürken, sarhoş oyuncunun sızıp kalması işleri hepten birbirine dolar.
O oyunda sahne amiri görevi Fikret Şadi’nindir. Onun bütün oyunu ezbere bildiğini herkes gibi oyunun yönetmeni de bildiğinden, zaten bir buçuk sayfa kadar olan bu rolü kendisine önerirler. Oyunun kurtarılması gerekmektedir ve Fikret Şadi’nin hayır deme şansı yoktur. Genç tiyatro tutkulusu Şadi derhal ezber tekrarı yapar ve eli yüreğinde oyunun başlamasını bekler.
Perde yavaş yavaş açılır. Oyun başlar.
Aktör Şadi’nin sırası gelir. Oyuncu ilk dört repliğini hatasız atar; ancak, dördüncü replikten sonra hınca hınç dolu salonun atfosferinden midir nedir, beşinci repliğin ne olduğunu bir türlü hatırlayamaz. Kızarır, bozarır ama ı-ıh, replik bir türlü çıkmaz ağzından. Kekeleme, terleme derken… seyirci homurdanmaya başlamıştır bile. Zabit rolünde kekeleyen ve rolünü unutan bir oyuncu, Enver Paşa’nın karşısında… Çok zor olsa gerek! Düşmana beddua olarak bile dilenmeyecek bir an!
Oysa ki, tiyatro topluluğu için altın kıymetinde bir fırsattır bu! Ömürden ömür gitmesi dedikleri bu olsa gerek!
Neyse, diğer oyuncuların sufle vermeleri falan derken, ilgili sahne biter; ciğer rengi yüzüyle Fikret Şadi can havliyle kendisini kulise atar. Kuliste aşağı yukarı aynı yüz renginde biri -Rıza Fâzıl Bey- kısacık bir konuşma yapar genç oyuncuya:
- Katiyen istidadınız yokmuş Fikret Bey! Kumpanyadaki vazifenize nihayet verilmiştir efendim!
Fikret Şadi Bey, “Silvain’in Şakird-i” Burhaneddin Bey Kumpanyası’nda
Tiyatrosuz kalan Fikret Şadi’nin ne hissettiğini tahmin etmek zor olmamalı! Ama dönemin tiyatro rüzgârı o denli kuvvetli esmektedir ki; çok uzun zaman açıkta kalmaz oyuncu.
Aynı günlerde sahnelerin en görkemli isimlerinden biri olan Burhaneddin (Tepsi) Bey, gazeteye bir ilan verir: “Sahne için yetiştirilmek üzere yetenekli gençler aranıyor.”
Bu ilana ilk başvuran genç Aktör Şadi’dir. “Silvain’in Şakirdi” diye anılan Burhaneddin Bey, bu genci topluluğuna alır ve Şadi için yeni ve heyecanlı bir yolculuk başlar. (Meraklısına Not: “Silvain’in Şakirdi”, Burhaneddin Bey’in bir süre ders aldığı dönemin ünlü Commedia Français oyuncusu Eugene Silvain’ın öğrencisi anlamına gelir. Bu paye, dönemi içinde bir üstünlük işareti kabul edilmektedir.)
Hikmet Feridun Es, bu günlerde yaşanmış ve dönem seyircisinin karakterini anlamamıza yarayan ilginç bir hikâye anlatır bizlere:
“Memlekette tiyatro havasının henüz benimsendiği günlerdi… İlk aktörler, ilk kahramanlar gibi müthiş bir zihniyet farkı ile mücadele ediyorlardı. Mesela bir gece Burhaneddin kumpanyası repertuvarının meşhur eseri “Napoleon Bonaparte”ı oynuyorlardı. Sahnede Burhaneddin Napoleon rolünde… Yanında yaveri Krizonua, karşısında âyan âzası rolünde Şadi! Onun arkasında Binbaşı Rap (Bu roldeki muvaffakiyeti dolayısıyla ismi “Rap” kalan Rap Selahaddin oynuyor)… Tabiî Burhaneddin’in başında Napoleon Bonaparte’ın meşhur şapkası var.
Bir aralık seyircilerden biri, sahnede o hiddetli, o şiddetli Napoleon’a doğru şöyle bağırıyor:
- Burhaneddin Bey… Napoleon Efendi! Başına şapka giydin ha!.. Teessüf ederim. Yakıştıramıyorum sana, çıkar onu!
Tabiî Napoleon Bonaparte bu sözleri duymamazlığa geliyor. Şadi ile hararetli bir mesele konuşuyorlar. Deminki seyirci: “Hâlâ başında şapkası!.. Seni kâfir seni!” diyerek ayağındaki kocaman lastik ayakkabısını çıkarıyor, Napoleon’un şapkasını nişan alarak sahneye fırlatıyor.
Lastik ayakkabı Şadi ile Burhaneddin Bey’in arasına düşüyor. Onlar yine hiçbir şey olmamış gibi oyunlarına devam ediyorlar.” (Akşam Gazetesi, 12 Şubat 1946, Sene: 28, Gazete yayın no: 9813)
Es, yazısını oldukça dramatik bir seslenişle bitirir: “Bugünkü genç aktör neslinin kulakları çnlasın. (Öncülleri) böyle müşkülatlar, böyle acayip şeylerle karşılaşırlardı.”
Şadi Bey ve Burhaneddin Bey’in sahne maceraları o kadar çoktur ki; büyüklerimizden öğrendiğimiz birkaç tanesini daha anlatmadan geçmek istemiyoruz.
Şu sahne ne acayip bir yer
Tepebaşı Tiyatrosu ağzına kadar dolu. Sahnede Schiller’in ünlü oyunu “Haydutlar” var… Friç rolünde Şadi, Karl rolünde de Burhaneddin Bey!.. Meyhane sahnesi, karşılıklı şarap içiyor iki oyuncu. Bir ara Karl ayağa kalkıyor ve büyük bir heyecanla repliğini atıyor: “Evet... evet, gitmeli!”
Heyecanla ve ani bir hareketle atılan bu replik seyiriciyi kışkırtacak yerde onların gülmesine neden oluyor... Neden gülüyorlar? Çünkü, Burhaneddin Bey bu repliği olması gerektiği gibi atayım derken, ayağa fırladığı an, görünmeyen bir makasla kesilmiş gibi, üstüne zaten dar gelen pantolonu bütün dikiş yerlerinden patlamasın mı? Seyirci oyundan koparken, Burhaneddin Bey ve karşısındaki genç oyuncu Şadi Bey, bu durumdan nasıl kurtulacaklarının derdinde…
Burhaneddin Bey, aniden kalktığı sandalyesine, aynı hızla yeniden oturur. “N’olur bir şeyler yap!” diyen gözü Şadi’dedir… Ayağa kalksa pantolonu bacaklarından akıp ayaklarının dibine düşecek, öyle bir sökülme… Şadi Bey, ustasının gözündeki çaresizliğe karşı aniden: “Kardeşim, görüyorum ki sen çok üşümüşsün. Gideyim sana bir palto getireyim!” diyerek kulise gidip bir palto getirir ve durumu kurtarır. Burhaneddin Bey bu paltoya sarılıp kendisini kulise atar.
Donsuz Neron
Bir de “Donsuz Neron” hikâyesi var ki, öncekinden çok daha fena!
Burhaneddin Bey Kumpanyası “Neron” adlı oyunu oynuyor; ‘Narsis’ rolünde Fikret Şadi, Neron rolünde ise üstadın kendisi… Roma’yı yakan İmparator Neron, balkona çıkacak ve lir çalarak yanan Roma’yı seyredecek. O ünlü tablo!
Entariye benzeyen kostümleri içinde Burhaneddin Bey balkona çıkıyor çıkmasına ya, şu talihsizliğe bakın ki; balkonun parmaklıkları yok. Her şey seyircinin gözü önünde…
“Burhaneddin Bey, uzakta yanan Roma’ya bakarak çılgın kahkahalar atıyor. Ve bağıra bağıra şarkı söylüyor. İşte tam bu sırada sanakârın iç çamaşırlarından biri ve en mühimi -düğmesi koptuğu için- ayaklarının dibine düşüyor.
Fakat buna Narsis (Fikret Şadi Bey) ne yapsın? Neron doğrudan doğruya başının çaresine bakıyor. Ayağıyla bu çamaşırı şöyle bir kenara itiveriyor. Zira onunla yürümeye imkân yok!” (Akşam Gazetesi, 13 Şubat 1946, Sene: 28, Gazete yayın no: 9814)
Sonra Burhaneddin Bey Kumpanyası ile Selanik turnesine gider Aktör Şadi… Beyaz Kule’de, Eden’de onu ünlü yapan “Yahudi Kızı” oyunuyla yeni hayranlar kazanır. Ancak turne dönüşü büyük bir hezimete uğrar oyun. İstanbul seyircisi oyunu hiç sevmemiştir.
Fikret Şadi için bir kez daha sancılı günler başlar. Topluluktan ayrılmak zorunda kalır oyuncu… Başlarda Direklerarası’nda yarım porsiyon piyazla karnını doyurmaya çalışır ama bu durumun sonu mu var? Birinci Dünya Savaşı patlamış, herkes can derdinde… Ailesi varlıklı olsa da, arası açık olduğundan onlara da sığınamaz Şadi Bey. Ancak… açlık katlanılır gibi değildir artık! Koca okyanusta umutla kulaç atanın, öyle bir an gelip de, mecalsizlikten kulaç atmayı bırakmasına benzer bir durum. Ya sularda kaybolup gitmek, ya medet!
Kâtip Şadi Efendi
Açlığa daha fazla dayanamayan Fikret Şadi Bey, ailesinden özür dileyerek onlara sığınır. Tiyatrodan hevesini aldığını düşünen ailesi de işi uzatmaz, evlatlarını resmi bir dairede -İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde- evrak kayıt memuru olarak işe yerleştirirler.
O gün için, kendisinin bile farkında olmadığı, moral bozukluğu içinde gidip geldiği yeni ‘memuriyeti’ aslında onun için eşi benzeri olmayan bir okula dönüşecektir zaman içinde. Hikmet Feridun Es, o günleri şöyle anlatır:
“Usulen bütün evrak, ekseriye sahipleriyle beraber evvela Şadi’nin bulunduğu kısma, yani evrak kalemine geliyordu. Bunların içinde birçok hırsızlar, dolandırıcılar, yankesiciler, kalpazanlar, katiller, parasını çarptıran köylüler, dolandırılan kalem efendileri hep Şadi’nin masasının önünden geçiyordu.
Şadi’nin polis müdüriyetindeki işi topu topu dört ay sürdü amma orada çok şey öğrendi. İnsan tiplerinin akla hayale gelmeyecek çeşitleri ile başka yerlerde rastlanmayacak nefis numuneleri ile karşılaştı. Masasının önünden geçen her yankesicinin, her dolandırıcının ve saf dolandırılan tipin fevkalade sanatkârane ve tıpatıp aynı taklitlerini çıkarıyor, arkadaşlarını kırıp geçiriyordu.
Bunun için Şadi evrak kalemine gelen katilleri, manitacıları, kaldırımcıları, zarfçı klefteci, karmanyolacıları lafa tutuyor, onlarla uzun uzun konuşuyor, aksanlarına, kullandıkları kelimelere, hallerine, tavırlarına, nasıl hareket ettiklerine ve giyiniş tarzlarına karşı büyük bir dikkat gösteriyordu. Adeta insan tiplerini ezberliyordu.
Bir gün İstanbul Polis Müdüriyeti’nin o zamanki teşkilatına göre kısmi adli müdürü “Evrak kaleminde niçin işler yavaş gidiyor?” diye sormuştu. Tabii Şadi adlı genç kâtibin taklit yapmak için gelen tipleri lafa tuttuğu müdür beye söylenmedi. (Dört ay sonra) evrak kalemindeki çantasını alınca Nurettin Şefkati’nin kumpanyasına gitti.
Fotoğraf çeker gibi İstanbul Polis Müdüriyeti’ne gelen bütün maznunların taklidini harikulâde bir şekilde yapan “Kâtip Şadi Efendi”nin gitmesinden dolayı evrak kalemindeki memurlar çok üzüldüler.”
Talihsiz oyuncunun bitmeyen çilesi
Tiyatrosuz yapamayan Fikret Şadi, Nurettin Şefkati Bey’in Kumpanyası’na girdiği zaman, İbnürrefik Ahmet Nuri (Sekizinci) Bey’in bir oyunu topluluğun gündemindedir: “Gelin Kaynana”… Oyundaki ‘Hüsrev’ rolü genç aktöre verilmiştir. Ancak gelgelelim, oyun yazarının provalara geldiği bir gün, Hüsrev rolünün oyun için hayati derecede önemli olduğunu, genç bir aktörün elinde heba olacağını düşünen yazar, rolün Fikret Şadi’nin elinden alınmasını ister.
Rol Şadi Bey’den alınıp başka bir oyuncuya verilir.
Bu duruma çok içerleyen aktör, dahil olduğu topluluğu bırakma kararı alır. Aynı günlerde Burhaneddin Bey’in yeni bir topluluk kurduğunu işiten Fikret Şadi Bey, yeniden Burhaneddin Tepsi Kumpanyası’na katılır. Oynadıkları oyun ise Ercüment Ekrem Bey’in tercüme ettiği “Farmasonlar” adlı bir oyundur. (Bu oyun daha sonra “Erenler” adıyla da dilimize çevrilmiştir.)
Şu talihe bakın ki, “Farmasonlar”ın bir gösterisinde tanıdık bir seyirci de vardır: İbnürrefik Ahmet Nuri Bey, Fikret Şadi’yi beğenmeyip elindeki rolü geri aldıran yazar!
Ancak henüz oyun sürerken, sahnede fırtına gibi esen genç aktör yazarın dikkatinden kaçmamıştır. Kim olduğunu sorar. “Şadi” derler, “Genç bir yıldız!”… Yazar için hiçbir şey ifade etmez bu isim. “Hiç duymadım adını” diye geçirir içinden.
Perde kapandığında genç yıldızı yanına çağırır yazar:
- Nasıl olur da şimdiye kadar sizin gibi büyük bir sanat yeteneğini hiç tanımadığıma hayret ediyorum genç dostum. Sahneyi ateşe verdiniz sanki, muhteşemsiniz.
- Nasıl beni tanımazsınız efendim. Nurettin Şefkati Bey’in Kumpanyası’nda oynanmış olan “Gelin Kaynana” oyununuzda bana verilen rolü, beceremeyeceğimi düşündüğünüz için geri aldırdığınız genç oyuncuyum ben. Adım Şadi, Fikret Şadi!
Büyük bir şaşkınlık yaşayan Ahmet Nuri Bey, kırdığı genç oyuncudan utanmıştır.
- Madem ki bir piyeste seni kırmışım, o halde sana başka bir piyesle tarziye vereceğim. Yani sırf senin için bir piyes yazacağım.
Yazar sözünde durur ve Türk Tiyatrosu tarihinin en ünlü oyunlarından biri böylece yazılır. Bu oyun; “Hisse-i Şayia” adıyla bildiğimiz ve tiyatro tarihimize, Fikret Şadi Bey’in canlandırdığı, kimselerin unutamadığı “Bican Efendi” tiplemesini kazandıran oyundur.
30 Ağustos 2023