Fikret Şadi Karagözoğlu’na Saygı Yazıları - 1 Demirhane Müdürü, Kırkkilise’ye Gelecek!

Abone Ol

Şöyle yazıldı ardından:
“Clark Gable’nin bıyıklarının kaç santim olduğunu -milimi milimine- gayet iyi bilen yeni neslin kulakları çınlasın. Onlardan birine “Aktör Şadi kimdi?” diye soracak olsanız size acaba ne cevap verecektir?.. Hiç!.. O aktör Şadi ki Türk sahnesinin ana direklerinden biriydi. 
Şadi öldü. Fakat ‘Bican Efendi’ yaşıyor. “Sekizinci”nin ölmez kahramanı ‘Habip Neccar’ dipdiridir. “Bir Çiçek İki Böcek”in kahramanı ‘Neşe Bey’ Beyoğlu’nda her zaman karşımıza çıkabilir. “Ceza Kanunu”nun meşhur ‘Sebati Efendi’sine Balıkpazarı’nda bir avukat yazıhanesinde her gün rasgelebilirsiniz (…) Ve işte bugün Clark Gable’in bıyıklarının kaç santim olduğunu pek iyi bilen genç insanın hiç tanımadığı “Aktör Şadi” böyle kudretli bir sanatkârdı (…) Mamafih bilmiyor diye yeni nesli kabahatli bulmakta da haklı değiliz. Zira nesillerce iftihar edebileceğimiz bu sahne üstadını onlara etraflıca anlatmadık ki bilsinler…” (Akşam gazetesi, 9 Şubat 1946, Cumartesi, Sene: 28, Gazete yayın no: 9810) 
Arşivlerimi kurcalarken karşıma çıkan, Hikmet Feridun Es’in 77 yıl önce kaleme aldığı bu yazısını okuyunca, içim bir tuhaf oldu. Bugüne kadar aktör Şadi’yi hiç yazmadığımı fark ettim ve durgun suda yayılan mürekkep gibi bir utanç dalgası yayıldı içime. Binlerce kişinin “Hocam” dediği biri için bu utancın, insanın içini nasıl paramparça ettiğini tahmin bile edemezsiniz. Ancak bir cahil belki, böyle bir anda benden daha huzurludur, bu kadarını söylemekle yetineceğim. Utancımı gidermeliyim; benim öğretmenliğime, yazarlığıma inananlar var çünkü!.. Bu yazılarım onlar içindir.
Koskoca bir yaşantıyı kısacık birkaç köşe yazısına sığdıramam elbette, bu mümkünsüzdür ama belki unutulmaya yüz tutmuş, yosun tutsa da azametinden hiçbir şey kaybetmeden tiyatro tarihimizde  devasa bir kaya gibi duran bu değerli oyuncuya dair bir iki küçük hikâye anlatarak, sahnemizde boylanmaya çalışan; davranışları ve bakış açıları devrimci/yenilikçi, çalışmaları/kendilerini hep ileriye itecek araştırma arzuları ve düşleri her zaman amatör kalacak oyuncular için bir takım heyecanlı fikirler yaratmasını sağlayabilirim yazdıklarımla diye ümit ediyorum. 

“YA RABBİS!”

Tanzimat ve ardından başlayan Meşrutiyet tiyatrosunun unutulmaz oyuncusu, Osmanlı Dram Kumpanyası’nın kurucusu  Mardiros Mınakyan, 1901 yılında, ünlü Fransız yazar Georges Ohnet’in (1843-1918), “Demirhane Müdürü” adlı romanını, kırık dökük Türkçesiyle sahnelemekte ve aynı yıl Edirne’de bu oyunla turne yapmaktadır. 
Ermeni oyuncu Mınakyan, hamasî oyunculuğundan çok çalışkanlığı, tutkusu ve sahne disiplini ile hatırlanır daha çok. Bu öyle bir disiplindir ki; yüz sene sonra bile benim gibiler için bir saygı anıtı gibi durur bilgi kumbaramızın içinde… Sanki o, sahne disiplinine olan bağlılığıyla; Tanzimat tiyatromuzun Stanislavski’siydi gibi düşünürüm çoğu zaman. 
Mınakyan tiyatroyu hem seyircisi, hem de oyuncuları için bir okul gibi görürmüş. Bu sebepten tiyatroya saygıda kusur edenleri asla affetmezmiş. Kendisi o okulun müdürü, oyuncular öğretmenler ve seyirciler de öğrencilermiş ona göre. Seyirci tiyatroya muhakkak gelmeliymiş Mınak Efendi’ye göre. Bunun için sürekli kafa patlatıp durmuş ömrünce büyük aktör. Sadece eğlenmeye de değil üstelik, bir de ders alması gerekirmiş seyirciler ona göre…  
Mınak Efendi, topluluğun kurucusu, yönetmeni ve oyuncusu olsa bile, sahne kurmaya da yardım edermiş her zaman. İş yapmayan, iş zamanı kaytaran ya da yardım etmeyen oyuncunun vay haline! Herkesi çalıştırır, başlarında da kendisi dururmuş; çünkü hocalarından öyle görmüştür. “Zo!” dermiş boş gezene, “Şu halıların ucundan tutasın, şu masayı kaldırasın, sandalyeleri getiresin. Ne o, ne bakarsın yüzüme, oynamayı kolay sanırsın? Öyle elini kolunu sallayınca oyuncu olunur? Zoruna gittiyse sahne yok sana! Hadi yallah, yürü git buradan! Bakıp durma, ya Rabbis, ya Rabbis!” (Sahnede sürekli olarak ya rabbi anlamında kullandığı “Ya Rabbis” kelimesini tekrar edermiş Mınak Efendi) 

KIRKKİLİSE’DEN GELEN MEKTUPLAR

Bir zamandır Edirne’de Demirhane Müdürü oyununu oynayan Osmanlı Dram Kumpanyası, seyircinin azalması yüzünden artık İstanbul’a dönmek üzeredir. Mınakyan, İstanbul’daki arkadaşlarına durumu bildiren bir mektubu postaya vermek üzere Edirne Postanesi’ne gelir. Sonrası çok şaşırtıcıdır:
-    Amman efendim, hoş geldiniz safa geldiniz! Ben de size bir ulak göndermek üzereydim.
-    Hayırdır insalla Müdür Efendi? 
-    Hayır efendim hayır! Şer bizden uzak olsun… Üç gündür adınıza mektup yağıyor Mınak Efendi. Sadece bugün sabahtan beri gelen mektup sayısı 44… Dün, önceki gün derseniz yüzü geçkin…
-    Ya Rabbis, bu ne ola ki zo?
-    İlginçtir, mektupların hepsinde aynı damga var: Kırkkilise bölgesinde damgalanmış bütün mektuplar.
-    Kırkkilise? 
-    Evet efendim, Edirne’mize komşu kentlerden biri… Buyrun hepsini bir çuvala koyduk.
Mınak Efendi, mektupları açınca daha da şaşırır. Hepsinde neredeyse aynı şeyler yazmaktadır: “Sizin Edirne’de ‘Demirhane Müdürü’nü oynadığınızı biliyoruz. Madem komşu kente kadar geldiniz, buraya, Kırkkilise’ye gelip aynı oyunu buradaki halka da oynamazsanız bizi küstürürsünüz!” “Sizi bölgemizde görmek istiyoruz!” “Sizi izlemek bizim de hakkımızdır” … Buna benzer yüzden fazla mektup, aktörün aklını başından alır ve topluluğuna İstanbul yerine Kırkkilise’ye gideceklerini, ona göre hazırlık yapmalarını söyler. Meraklı bir heyecan sarar hepsini… Onlar yola düşedursun…

KARAGÖZ PERDESİ

10 yaşında bir çocuk, boyu yetişmediği için bir sandalyenin üstüne çıkmış, İstanbul Beylerbeyi’ndeki bahçeli evlerinin kapısına bir tabela asmaktadır: “Bu akşam bahçemizde: Hayalî Şehir Hüseyin’den Karagöz’ün Yalova Safası”… Çocuğun şahane bir Karagöz takımı vardır ve en büyük hayali, “Hayalî” yani Karagöz oynatıcısı olmaktır. Karagöz’ün bütün maceralarını ezbere bilmektedir. (Kim bilir, belki de bu yüzden sadece altı yıl taşıyabilse de Aktör Şadi’nin soyadı, yasadan sonra ‘Karagözoğlu’ olmuştur?)
Seyirciler komşularıdır. Artık her gece Karagöz perdesi kurup, gösteri yapan bu küçük çocuğa alışmışlardır. Hatta bazen o perdenin arkasında Karagöz oynatırken, sessizce sıvışıyorlar ama Hüseyin alışılmışın dışında bir sessizlik olduğunu fark edince, ağlayarak sıvışıp kaçan komşularının kapısını çalıp, onları yeniden gösterisine gelmeye ikna etmektedir. Çok sevilen yetenekli çocuk Hüseyin, seyircilerini geri getirdiğinde derhal gözyaşlarını silip, yeniden perdenin arkasına geçerek, gösterisine kaldığı yerden devam etmektedir.
İstanbul günleri sürerken, Hüseyin’in babası bir görevlendirmeyle, Kırkkilise bölgesine gönderilir. Küçük Hüseyin İstanbul’dan sonra kendisine küçücük gelen bu yere, Karagöz takımını da götürmüştür. Kırkklise’de de yaşıtlarına gösteriler yapmaya başlar ama kulağı turneye çıkmış tiyatro topluluklarındadır. Küçücük Hüseyin’in, kendisinden büyük bir tutkusu vardır: Tiyatro!
Günün birinde, babası Mınakyan’ın Osmanlı Dram Kumpanyası’nın Edirne’de ‘Demirhane Müdürü’ oyununu oynadığını söyleyiverir laf arasında. Sevinçten başı dönen Hüseyin sevinç delisi olur. 
-    Neeee, Mınak Efendi Edirne’de miiii? Buraya da gelir mi baba? N’olur baba, gelsin!
-    Sanmıyorum Hüseyin, burada kaç kişiye oynayabilir ki Mınak Efendi? Tiyatro toplulukları para kazanmadığı yerlere niye gitsin oğlum, öyle değil mi? Boşa heveslenme, gelmez!
-    Ama ben de onları seyretmek istiyorum baba. Gelsinler yaaaa!
-    Gelmezleeerrr, İstanbul’a döneceğimiz günü bekleyeceksin yavrum.
Babası böyle dese de, Hüseyin’in yularını koparmış bir attan farkı olmayan isteği beklemeye razı değildir: “Demirhane Müdürü, Kırkkilise’ye gelecek!” Hem Mınakyan’ı, hem de oyununu izlemek için küçücük yüreğinde keçiler ağılın kapısını kırmış; sonsuz yeşilliklerde zıplamaya başlamıştır bile. 
Mınakyan’ı Kırkkilise’de izlemek için arkadaşlarıyla bir iddiaya tutuşur Hüseyin: Mınak Efendi ve oyunu ‘Demirhane Müdürü’nü Kırkkilise’ye getireceğine dair bir iddiaya! Bütün arkadaşları Hüseyin’in delirmiş olduğunu, dediği şeyin mümkün olmadığını düşünedursun…

OSMANLI DRAM KUMPANYASI 

Mınakyan ve topluluğu Kırkkilise’ye varmak üzeredir. Yol boyunca hep aynı konu konuşulmuştur toplulukta: Bugüne kadar böylesi yoğun bir mektup almışlıkları yoktur. Bu onların sanatçı yanlarını okşasa da bir şey kafalarını karıştırmaktadır. Mektupların altındaki imzalar farklı farklı olsa da,  harflerin hepsi sanki aynı kalemden çıkmış gibidir. Kargacık burgacık harflerin ifadelerindeki benzerlik de şaşırtıcıdır. Acaba bütün mektupları ayrı imzalarla, bir kişi mi yazdı?
Kırkkilise’ye vardıklarında durum aydınlanır. Bu bir çuval mektubu, tiyatroya tutkulu 10 yaşındaki küçücük bir çocuk yazmıştır Mınakyan’a: Hayalî Hüseyin Şadi!
Durum anlaşılınca çok etkilenen Mardiros Mınakyan, ‘Demirhane Müdürü’nü Kırkkilise’de de oynar. En önde kurumlu kurumlu oturan Hüseyin Şadi vardır. Arkadaşlarıyla tutuştuğu iddiayı kazanmış, dediğini yaptırmıştır. Koskoca Mardiros Mınakyan’ı, küçücük bir kasabaya getirtmiştir; o şımarmasın da kim şımarsın? (Not; Kıkkilise diye anılan kent, 1924 yılında adı değiştirilerek Kırklareli olan yerdir.)

BİR MODA İKONU

Peki bunca sözünü ettiğimiz ‘Demirhane Müdürü’ oyunu neden bu kadar önemlidir? Ne anlatır?
Mınkyan’ın oynadığı ‘Demirhane Müdürü’ oyunuyla ilgili ne yazık ki çok şey bilmiyoruz. Bildiklerimizi de Sermet Muhtar Alus’un bir makalesinden öğreniyoruz:
“Fransız romancısı ve tiyatro muharriri Georges Ohnet’in eseridir. Müellif önce romanını yazmış, sonra piyesini de yaparak oynatmış, Ahmet İhsan merhum ise çevirip neşretmişti. Dramı tercüme eden, sahneye koyan Mınak’tır.
Mevzuu (şöyledir): Claire isminde, Fransa’nın asil bir familyasına mensup, burnu kaf dağında bir kız, kuzeni Dük’le sevişmektedir. Yakında evlenecekler(dir). O günlerde kız tarafı sıfırı tüketip züğürtleşir; para canlısı Dük cenapları da, cananından sıtkı sıyrılarak, 10 milyon franka sahip bir bakkalın kızıyla evlenmeye kalkışır. Dıral dedenin düdüğüne dönen Claire ise zar zor bir demirhane müdürü olan Mösyö Philip’e varmaya razı olur. Müdür efendi karısının kendisine lâkaytlığı, hatta nefretini sezmede; aklının fikrinin hâlâ sevgilisinde olduğu muhakkak, amma adamcağız tahammülde yüreğine taş basmada… Derken efendim, iş büsbütün sarpa sarar. İki erkek düelloya karar verirler. Karşı karşıya gelip tabancaları tam ateş edecekleri anda aralarına atılan Claire, Dük’ün kurşunuyla vurulup yere yıkılır. Fakat yarası tehlikeli değil, hafiftir. İyileştikten sonra mintarafillah , eski gönüllüsünden buz gibi soğuyup kocacığına ısınıverir. Biçarenin iyi kalplliği, kendisine muhabbeti, vefası kafasına dank eder.” (Akşam gazetesi, 9 Temmuz 1947, Sermet Muhtar Alus’un “Dünden, Bugünden” adlı köşesinde yazdığı ‘Demirhane Müdürü’ adlı makaleden, Sene: 29, Gazete yayın no: 10320)
Sermet Muhtar’ın makalesinden harika bir ayrıntıyı daha öğreniriz; rol dağılımını!
Çilekeş koca Philippe Derblay  rolünde Mınakyan vardır. Gaddar aşık Dük rolünde kumpanyanın jönprömiyeri Binemeciyan Efendi, Bakkal Moulinet rolündeyse, dönemim ‘kötü adamı’ Aleksanyan’ı izler seyirci. Claire de Beaulieu’yu Madam Hekimyan canlandırırken, annesi Markiz rolünü Satenik Dudu oynar. 
Sermet Muhtar bir de Mınakyan’ın ağzından bir tirat yazar makalesine: 
“Müsterih olun aziz dostlarım! Cenabı Hak âdildir. Bu cennet misali Bolonya ormanında, zümrüt yapraklar, çemenzarlar derununda bir bedmayenin kurşunu bana terk-i hayat ettiremez. Rüfeka-ı muhteremim, emin olunuz ki Dük’ü öldürmeyeceğim; hayır, asla! Zira zavallı zevcem ye’sinden  mahvû harap olur. Salt hasmımı hafifçe yaralayıp, naçizane bir ders-i edep vereceğim.”  
1930’lu yılların ilk diliminde bir ‘Demirhane Müdürü’ rüzgârının estiğini biliyoruz ülkemizde: Kitap olarak, sinema filmi ve tiyatro oyunu olarak her yerdedir ‘Demirhane Müdürü!’…
Örneğin, Serveti Fünun’un sayfaları arasında kaybolmuş bir not, oyunun dönemi içinde ne denli yer tuttuğunu göstermesi adına önemlidir. Belli ki Serveti Fünuncular bu oyundan çok da hoşlanmamıştır.

“Raşit Rıza Trupunda Demirhane Müdürü 

Raşit Rıza Bey, Beyoğlu’da eski piyeslerden mürekkep bir repertuvarla oldukça rağbet gören temsiller veriyor. Yeni eser olarak da en son oynayacağı ‘Demirhane Müdürü’nü ilan ediyor. Bu piyesin otuz sene evvel Mınakyan tarafından oynandığını hatırlarsak, bizde tiyatronun yeni bir tekâmül sahasına gireceğine inanmamak lazım!.. Hey gidi san’at inkılâbı hey!” (Uyanış Serveti Fünun, 17 Kânunuevvel (Aralık) 1931, Perşembe, Sene: 42, Cilt. 71-7, No: 159, Eski No: 1844, s. 17) 
Sonra dönemin gazetelerinin hepsinde, -Mınakyan’dan 30 sene sonra- Raşit Rıza Topluluğu’nun sahnelediği ‘Demirhane Müdürü’ oyununun gösterime girdiğinin haberlerini görürüz. Arşivimizdeki belgelerden anladığımız kadarıyla, 1 Şubat 1932 Pazartesi akşamı saat 21.30’da, Şehzadebaşı Ferah Tiyatrosu’nda başlayan 5 perdelik oyun ile ilgili bir gazete kesiğinde şöyle denir:
“Son asır zarfında tiyatro edebiyatının melodram sahasından uzaklaşmasına rağmen bazı müstesna eserler vardır ki mevkilerini ve kıymetlerini kaybetmemiş ve en modern uslûplu piyeslerle yan yana beynelmilel tiyatro repertuvarı arasında kalmış, seve seve seyredilmiş ve her devride alkışlanmıştır. “Demirhane Müdürü” bu mesut eserlerden birisini teşkil eder (…) Bu eserin iktibas edildiği romanı Türkiye’de bilmeyen, okumayan çok az insan kalmıştır. Eser, esas itibarıyla aristokrat sınıfı ile avam sınıfı arasında bir mukayese ve iyi kalpli bir insanın aristokrasi haleti ruhiyesi karşısında maruz kaldığı ailevi azaplar ve ve ruhi ıstıraplardır. Bu insan da ‘Demirhane Müdürü’dür.” (Cumhuriyet gazetesi, 6 Şubat 1932, Cumartesi, Sene: 8, Gazete yayın no: 2786)
1934-35 yıllarında bu kez sinema filmi olarak karşımıza çıkar ‘Demirhane Müdürü’:
“Georges Ohnet’in romanından iktibas ve Gaby Morlay ile Henry Rollan ve Leon Bellieres tarafından bir sureti fevkaladede temsil edilen “Demirhane Müdürü” şaheserinin gördüğü rağbet ve kazandığı muvaffakiyet ve herkesin görüp dinleyebilmelerini temin maksadıyla Sümer (Eski Artistik) Sineması birkaç gün daha göstermeye karar vermiştir.” (Akşam gazetesi, 21 Teşrinisani (Kasım) 1934, Çarşamba, Sene: 17, Gazete yayın no: 5781)
Bu reklam levhasını okuduğumda, Serveti Fünuncuların tepkisine hak vermemek elde değil demek geçti içimden. Neden mi? Mınakyan döneminde yapılan bir oyuna çağrı davetiyesine bakıyorum da, bazı şeylerin hiç değişmediğini görüyorum çünkü.
“İbnürrefik Ahmed Nuri’nin “Gelin Kaynana” komedisi… Her evde geçen bir vaka! Tuhaflık tuhaflık üstüne… Şaşaalı manzaralar… Tiyatromuz idaresi nagihani baygınlıklara sebebiyet vermemek için pek ziyade asabi olan temaşagiranın beraberlerinde yalnız limon yahut da bir şişe limonata bulundurmaları temaşagiranı kirama tevsiye olunur. Kumpanyamız, oyunumuz fevkalade gülünçlü olduğundan ileri gelecek baygınlıklardan mesul olmayacaktır. Oyunumuz kalplerde hakiki bir hissi ibret uyandıran ciddi âsarı temaşa rağbeti umumiyeye lâyıktır… Bu mudhikeyi geliniz ve görünüz!” (Akşam gazetesi, 4 Eylül 1941, Selami İzzet’in “Otuz Sene Evvelki Tiyatrolarda…” başlıklı yazısından alıntı, Sene: 23, Gazete yayın no: 8216)
‘Demirhane Müdürü’ fırtınası 1945’lere kadar sürer. 1944 yılında, Mithat Sadullah Sander tarafından bir kez daha çevrilerek Tefeyyüz Kitabevi tarafından basıldığı gibi (Raşit Rıza Topluluğu’nun oynadığı metni Vedat Ürfi Bey çevirmiştir) , 1945 yılının bir gazete istatistiğinde, dönemi içinde en çok okunan beş kitaptan biri olduğunu da görürüz. Mösyö Lavard’ın 45 Parası, Kırmızı Değirmen, 15 Yaşında Bir Kaptan, Mızıkacı Yanko ve Demirhane Müdürü!