Futbol endüstrisi

Abone Ol

Sözcüklerin kullanıldıkları yer ve şekle göre, zaman zaman çok değişik anlamları kucaklamaları söz konusu. Hatta aralarında öyleleri var ki; “iki dünya bir araya gelse bunlar bir araya gelmez” dediklerimiz her nasılsa bir araya geldiğinde, bu birliktelikten bambaşka bir dünyaya kapı açılabilmekte. İsterseniz biz de gazetemizin sayfaları arasında dolaşmaya başlayalım ve birbirlerinden dağ ve deniz kadar uzak görünen iki sözcükten yola çıkarak nereye varacağımızı görelim. Hangileri mi? Spor sayfasında yazdığımıza göre, sayfaya özgü bir sözcük olan futbol iyi bir seçim gibi görünüyor. Diğer sözcüğü de gazetenin iş hayatına ilişkin sayfalarından ödünç alsak sıkıntı olmaz herhalde. Fransızca kökenli bir sözcük olan “endüstri”ye ne dersiniz? Tamam. Bu durumda futbolun tanımını atlıyorum efendim. Zaten futbola meraklı olmasanız bu sayfada olmazdınız. Ötekinin sözlükteki tanımı kısa ve öz : “Hammaddelerin işlenerek, enerji kullanılarak araç veya mal üretimine dönüştürüldüğü ekonomik ve teknik faaliyetlerin bütünü, sanayi”. Buraya kadar sorun yok gibi görünse de bu iki sözcüğü yan yana koyduğumuz vakit karşımıza çıkan sonucu görünce ürpermemek elde değil. Hele endüstrinin tanımındaki “hammadde” ya da“araç ve mal üretimine dönüştürme” kısmı yok mu ya, inanın spor ve sporcu ruhu adına iki kere hayıflanıyor insan. Futbolcuyu hammadde, taraftarı ise “müşteri” olarak kabul eden bir zihniyetin egemen olduğu bu dünyada, ürün anlamında sonsuz denebilecek bir potansiyelin bulunduğu muazzam ama bir o kadar da acımasız bir gerçek. Konuya ilişkin akademik metinleri taradığınızda dönüp dolaşıp insanı hiçleyen olağanüstü bir duyarsızlığın tespitine rastlıyorsunuz. Bu noktadan sonra artık arayın ki bulasınız, teknolojik bağımlılık ve kitlesel yönlendirmeler içinde yok olmuş sporcu ruhunu. Bakınız iddia ediyorum, gözler öylesine boyanmış bir vaziyetteki, neredeyse sahadaki maçtaki pozisyonu tartışmak yerine gözünüzü boyayan nesnelerden hangisinin markasının iyi olduğunu konuşmak daha önemli hale gelmiş durumda. Geçenlerde, sevgili yeğenim Deniz ‘in yaptığı bir tespit bu konuda sapla samanın artık tamamen karıştığına dair güzel bir örnek oluşturdu. Sözleri aynen şöyleydi: “Dayı, biliyorsun Amerikalılar bağımsızlık savaşını İngilizlere karşı vermişlerdi ve bugün İngiltere’nin en ünlü kulüp takımlardan milli takımlarına kadar pek çoğunu Amerikan firmaları giydiriyor. ”Doğruydu bu tespit, hatta bir adım daha ileri gidersek, epeydir sahada oynanan futbolun kimsenin umurunda dahi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Varsa yoksa kim ne kullandı, neler ticari anlamda değer kazandı veya kaybetti. Son tahlilde konunun geldiği yer burası. Öyle görünüyor ki keyif alınacak futbol yerine, üretilen akçeli artı değerin kimler arasında nasıl ve ne şekilde paylaşıldığıdır önümüze konan. İster kabul edin ister etmeyin, tüketim toplumunda ne kadar çok tüketirseniz o kadar önemlisiniz çünkü. Biz ne dersek diyelim, olayın giderek sermaye sektörüne dönüşmesi bir yana, medyanın da bu pastadan ciddi pay alması doğrultusunda geri dönülmez bir yola girilmiş olması, spor adına işin bir başka acı yönünü oluşturuyor.

YAŞAMA KATKISI

Bu anlamda yayın hakkı veya reklam gibi unsurlar dairesinde temel hedef spor değil ekonomi olunca futbolun güzel tarafının insan yaşamına katkısı ile ilgili tepinip durmak haliyle bizim gibi her yağmurdan sonra gökkuşağı çıkmasını bekleyen nesli tükenmeye yüz tutmuş romantiklere kalıyor efendim. İşin bu kısmı para etmez biliyorum ama insanın yaşadığı hayattan keyif almak için bu denli robotlaşması, başkalarının sizin için özene bezene hazırlayıp cicili kağıtlar içinde ikram ettiği deforme bir yaşamı da “iyi yaşam” diye kabullenmesi gerekmiyor sanki. Şimdi isterseniz bana diyebilirsiniz ki: “Herkes kendi işine baksın arkadaş, sen git istediğin takımı tut, istediğin gibi bağır çağır, sevin üzül, bu işi nasıl anlamak istiyorsan öyle anla, yeter ki bu kazana paranı atıp içinden sana ait olanı al ve ötesine karışma”. Bu da bir söylem evet, haklısınız ama ne bileyim, odunu eksik edilmediğinden ötürü altında hiç sönmeyen bir ateş yanan ve insan ruhunun adeta bir “meta “olarak pişirildiği böylesi devasa bir kazana elini sokmaya çekiniyor insan. Neyimize gerek bu saatten sonra, olur da bu gürültüde birden bire yanar kavruluruz falan, hiç değilse adam gibi gidelim şu üç kuruşluk dünyadan, ruhumuzu daha fazla yitirmeden.