Sanatın bileşenlerini araştırmaya kalksanız sizi muhtemelen Alexandre Dumas’ın üç silahşörleri karşılar. Yok yok, Athos Porthos Aramis değil, sırasıyla edebiyat, resim ve heykeldir söz ettiğim. Nice farklılıkları olsa da her biri taraflı tarafsız herkesin sanat deyince yüreğine düşen sevinç ve acı parçalarını buluşturmakla ünlü. Peki ya bunların dördüncüsü yok mu sorusunun karşılığını nerede bulacağız? Üç silahşorlardan yola çıktığımıza göre yolculuğu oradan sürdürerek belki. Eserin yukarıda saydığım ana karakterlerini gölgede bırakan o delişmen, başına buyruk ama bir o kadar da tutkulu ve sevgi dolu D’Artangnan’ı anmadan bu roman lezzet kazanabilir mi hiç? Bu durumda D’Artangnan ‘ın karşılığına da müziği yerleştirirsek doğru yoldayız demektir. Müzik ki sanatın bileşenlerinin tümünü kapsayan özgün derinliğiyle, insanın ruhunu bedeniyle birleştirerek belleklerde yer alırken mutluluk ve acıları bir çağdan diğerlerine taşımak suretiyle hizmet eder insanlığa. Şimdi bu anlatımın üzerine tutup sanatın, geride kalan tiyatrosundan sinemasına dek deryaya sığmayan köşelerinden birine de “futbol” sözcüğünü yerleştirmeye kalksak, çoğunuz buna dudak bükebilir ama öyle demeyiniz. İlk bakışta belli zaman süresi içindeki mücadele ve hedef sözcüklerinin ortaya koyduğu bir tanım içinde görünse bile futbol sanattan öyle fersah fersah uzak değil. Hatta neredeyse, yukarıdamüziği tanımlarken yansıtmaya çalıştığım ana duyguyla özdeşleşmiş durumda. Kapatınız gözlerinizi. Yorgun dimağınızı geçmişin sessiz yorgunluğundan ve geleceğin bilinmezlerine duyduğunuzesrik kaygılardan ayırarak olabildiğince rahat bırakınız. Orada karşınıza ilk gelenin güzellik olacağına eminim. Zaten mesele de bu ya. Bir türlü uzaklara kaçamamak belleğimizin zindanına hapis ettiğimiz geçmişin çığlıklarından.
KIR ÇİÇEKLERİ
Söyleyin, bitip tükenmeyen bir mücadelede bir an dinlenmeksizin, alelacele yaşayarak elimize ne geçtiğini hiç bilmeden sürüp giden bir hayatta, koparılmakla yitip gitmeye alışmış kır çiçekleri olarak daha nereye kadar sanatsız yaşanır ki? Bu noktada ister istemez akla gelen sorulardan biri futbolu mu sanata yoksa sanatı mı futbola taşımaya gerek olduğu. Yanıt: İç içeliğin en güzel örneklerinden biri gözler önünde durmaktayken, bunlardan birini yekdiğerine taşımaya gerek olmadığı sanırım. Hadi anımsayın bakalım. Bir tarihte Pele’nin Maradona’nın Messi’nin Lefter’in Can‘ın, son dönemde Rıdvan’ın Sergen’in Hagi’nin baş döndüren çalımlarından aldığınız hazzın sizce Mozart’ın Chopin’in, Brahms’ın eserlerindeki lirik kompozisyonlardan farkı var mı? Ya da topa tek bir dokunuş neticesi duygularınızı yeryüzünün zirvesinden öteye taşımaya yarayan “goool” çığlığının, Londra National Gallery’nin duvarlarını süsleyen Rubens ‘in zafer resminde sergilenen çılgın yansımadan ne farkı var? Sahadaki onurlu duruşu asla terk etmemiş kimliklerin görüntüsü, vatanları için can vermiş şerefli kahramanların heykellerinde betimlenmiş haklı gurur ve azametten uzak düşünülebilir mi? Hele ceza sahasındaki bir karambolda gerek neticeye ulaşmaya çabalayanların gerekse kalelerini savunanların içine düştükleri telaştan ötürü topa bir türlü doğru düzgün vuramadıkları o kargaşa anındaki heyecanın yahut insanoğlunun fizik gücünün sınırlarını zorlayan toplu hücum toplu savunma sırasında yaşanan anormalin dahi ötesindeki hırsın, edebiyatın belki halen kendisinin dahi bilmediği sihirli anlatımları tarafından kıskanılması mümkün değil mi? Futbolu sanattan ayrı tutamayacağımızı düşündüğümüze göre her ne kadar bugünkü yazımıza futbol ve sanat başlığı atmış olsak da, gelin biz onu futbol sanatı olarak değiştirelim. Değiştirelim çünkü futbol tıpkı yaşam gibi kendisine tanınan belli zaman dilimi ile sınırlı olmaksızın ama bilinçli ama bilinçsiz üretilip tüketilenler ve onlardan alınan tat ile bir bütün. Bir röveşatadaki anlatılmaz estetik, kaleye doğru yapılan bir ortaya ulaşabilmek için gözünü budaktan esirgemeden uçmak suretiyle topa vurulan kafa, ikili mücadele sırasındaki güçler savaşı, karşılıklı taktiklerin ruhundaki zeka pırıltıları, doksana giden topa parmakların ucuyla dokunup takımını kurtaran kalecinin duygularına cevap veren haykırış, başarıya giden yolun anahtarlarından olan birlikte ve inançla hareket, nihayet kaybedilen savaştan sonra yeniden başlamak için kenetlenmenin her biri işte bu bütünü oluşturan değerli parçalar olarak karşımızda durmakta. Tribündekileri unuttum sanmayınız. Onlar ki her an her saniye bu sanatın öylesine içindeler ki, sevdalısı oldukları futbol uğruna gerektiğinde seslerinigerektiğinde de ceplerindeki son kuruşu feda etmekten zerrece pişmanlık duymayan başka türlü sanatçılardır desek hiç abartmış olmayız efendim. Sanırım artık söylemenin zamanı geldi ki, yaşama tutunmaya çalışmak yerine artık yaşamayı denemeli insan. Bir sanatçı duyarlılığıyla dik tutmalı başını, hangi baskı ve hıyanet sararsa sarsın çevresini. Duymalı ve sonuna dek yansıtmalı en derinden, yaşama sanatının bağrında filizlenen sevgiyi. Hemen şimdi. Tıpkı kıymeti ancak ölümünden sonra anlaşılan ünlü Amerikalı kadın şair Emily Dickinson ‘un şu sözlerinin ruhunda yatan anlamın dünyamıza armağan ettiği gibi :“ Sonsuzluk şimdilerden oluşur”.