Bazı tarihler vardır, sadece takvimde bir günü göstermez; bir halkın kaderini, bir milletin varlığını, bir ülkenin onurunu gösterir. 9 Eylül 1922, işte böyle bir tarihtir. Bugün tüm eleştirilere rağmen İzmir'in rengârenk sokaklarında özgürce dolaşabiliyorsak, Kordonboyu’nda yürürken göğsümüzü gere gere "Bu topraklar bizim" diyebiliyorsak, bu, sadece bir ordunun değil, topyekûn bir milletin kendi kaderini elleriyle yazmasının sonucudur. Ama gelin bir an için, çok kısa bir anlığına düşünelim: Ya o gün hiç yaşanmasaydı? Ya 9 Eylül sabahı İzmir’e güneş doğmasaydı? Ya zafer gelmeseydi? Eğer 9 Eylül olmasaydı, o sabah İzmir’e Türk askeri değil de, hâlâ Yunan bayrakları giriyor olsaydı, Kadifekale’de al bayrağımız değil, işgalci sancaklar dalgalansaydı, Konak Meydanı’nda çocuklar “günaydın”ı bile yutkunarak söyleseydi…
Ne yazabilirdik bu ülkenin tarihine? İzmir artık bizim bildiğimiz şehir olmazdı. Kemeraltı’nda pazarlık Türkçeyle yapılmaz, martılar bile başka şarkılarla eşlik ederdi rüzgâra. Sadece şehir kaybolmazdı; bir milletin özgüveni, bir halkın onuru, bir ülkenin geleceği de kaybolurdu o sabahla birlikte. Peki ya sadece İzmir mi? Hayır. Trakya çoktan Yunan haritalarına eklenmiş olurdu. Doğu Anadolu, Ermeni Cumhuriyeti’nin sınırlarına çizilirdi. Diyarbakır, Urfa, Mardin, İngiliz komiserleriyle yönetilen bir bölge olurdu. Antalya, İtalyanların kıyı kolonisi; Adana ve Mersin, Fransız manda yönetiminin Akdeniz’e açılan kapısı olurdu. Boğazlar, Türkiye'nin değil, herkesin ama aslında kimsenin olmayan “uluslararası” bir denetim bölgesi olurdu.
VE ANKARA…
Ankara belki bir başkent olurdu ama neyin başkenti? Sadece hatıralarla yaşayan bir devletin mi, yoksa geçmişine ağıt yakan ama geleceğe ses veremeyen bir halkın mı? Ve İstanbul… Bir zamanların payitahtı, şimdi işgalcilerin açık hava vitrini. Ayasofya bir müze bile değil; belki savaş tazminatlarının gölgesinde yabancı diplomatların şarap kadehlerini kaldırdığı bir salon olurdu. Ve biz? Biz belki de Türk kelimesini yalnızca içimizden fısıldardık. Bayrak özgürlüğümüzün sembol bir kumaşı değil, bir hatıra olurdu. Marşlarımız, geçmişe yazılmış yas metinleri gibi okunurdu. Ama bu karanlık senaryo, yaşanmadı. Çünkü 9 Eylül geldi. Ve o sabah, sadece İzmir değil, bir millet ayağa kalktı.
O GÜN NE OLDU?
O sabah, Fahrettin Altay komutasındaki süvariler, bir milletin umudunu eyerlerine bağlayarak İzmir’e girdi. Bayrak çekildiğinde, bu sadece bir tören değil, tarihin yönünün değiştiği andı. Ama unutmamalı: Bu zafer gökten inmedi. Sadece süngüyle, sadece top tüfekle değil, sabrın, açlığın, yokluğun, inancın ve özverinin birleşimiyle geldi. Her köyde bir asker eksildi. Her evden bir yiğit çıktı, bazıları geri dönmedi. Bacımız, cephane taşırken donarak şehit oldu. Ayaklarında çarığı olmayan kadınlar, örgü şişleriyle düşmana karşı direndi. Çocuklar sıralarda değil, siperlerde büyüdü. Halk, elindeki son ekmeği orduyla paylaştı. Çünkü biliyordu:"Bu mücadele bir savaş değil, bir varoluştu."
IŞIĞINDA YAŞAMAK
Şimdi biz, o zaferin üstünden 100 yılı aşkın süre geçmişken, hala aynı topraklarda, aynı bayrağın gölgesinde yaşıyoruz. Ama bir soruyla yüzleşmeliyiz: Bir daha böyle bir kurtuluşa ihtiyaç duyulmaması için ne yapıyoruz? Bugünün savaşları toprağı korumak değil sadece. Bugünün cepheleri okul sıralarında, adalet saraylarında, fabrikalarda, ekran başlarında. Bugün mücadele cehalete, umutsuzluğa, bölünmeye, tembelliğe karşı veriliyor.
Eğer bu topraklar üzerinde;
– Adaletsizlik yayılırsa,
– Eğitim ihmal edilirse,
– Birlik duygusu parçalanırsa,
– Geçmiş unutulur, gelecek boş bırakılırsa…
bilin ki düşman artık dışarıdan değil, içimizdendir.
Ve bilin ki; 9 Eylül bir kez yaşandı, ama her gün yeniden yaşatılması gerekir.
GÖREVİMİZ NE?
İzmir’in bir daha kurtarılmasına gerek kalmaması için, her birey, her kurum, her nesil kendi “görev tanımını” bilmeli.
– Öğrenci, bilgiyle silahlanmalı.
– Öğretmen, vicdanla yol göstermeli.
– Hakim, adaletin terazisini eğmemeli.
– Esnaf, işini dürüstçe yapmalı.
– Sanatçı, bu toprakların rengini taşımayı görev bilmeli.
– Yönetici, emaneti namus saymalı.
Ve biz her 9 Eylül sabahı, sadece geçmişi anmamalı, geleceğe söz vermeliyiz:
“Bu ülke bir daha kurtarılmak zorunda kalmayacak. Çünkü biz, sahip çıkmayı öğrendik.”
SON SÖZ:
Eğer 9 Eylül olmasaydı, belki biz burada, bu yazıyı da yazamıyor olurduk. Belki Türkçemiz bile kaybolmuş olurdu. Bayrak, sadece eski bir fotoğrafın köşesinde kalırdı. Marşlarımız, belki bir yabancı metin gibi sessizce dinlenirdi. Ama oldu. 9 Eylül yaşandı. Ve biz o zaferin çocuklarıyız. O hâlde, sadece İzmir’i değil, tüm vatanı, her sabah bir daha kurtarıyormuşuz gibi çalışmalıyız. Çünkü zafer, sadece kazanıldığında değil, hak edildiğinde anlamlıdır. Ve 9 Eylül, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de sorumluluğudur.