Masaya oturdunuz. Yapılacak iş tam karşınızda...Bilgisayarı açıyorsunuz. Sonra bir bardak çay iyi giderdi diye kalkıyorsunuz. Dönüyorsunuz; bu kez dağınık bir çekmece takılıyor gözünüze, onu topluyorsunuz. Derken bir telefon, derken temizlik... İş hala orada...
Kendinize tembel diyorsunuz. Ama değilsiniz. Çekmeceyi topladınız, çayı demlediniz, belki öğle yemeği bile yaptınız. Demek ki kaçtığınız iş değil. Kaçtığınız, o işin içinizde kıpırdattığı duygu. İş bir duyguya dönüştü, siz de o duygudan kaçtınız. Ertelediniz işi. Erteleme üzerine çalışan FuschiaSirois ve Timothy Pychyl ertelemenin bir zaman yönetimi değil, bir duygu yönetimi olduğunu savunur. Sıkıntıyı, kaygıyı hemen dindirmek için işi değil, o duyguyu erteleriz.
Peki o duygu neden bu kadar ağır? Çünkü çoğu zaman masanın üstünde duran yalnızca bir iş değildir; sizin değerinizin sınavıdır. Şöyle düşünün; işi son ana bırakırsanız, olmadığında elinizde bir bahane kalır: “vaktim yoktu”, “koşullar uygun değildi”.
İşten kaçınca bir an rahatlarsınız, hafiflersiniz. Ama o rahatlığın faturasını siz ödemezsiniz. Onu gelecekteki “siz” öder: hem yarım kalan iş, hem de üstüne binen suçluluk. Erteleme aslında zamandan çalmak değildir; gelecekteki “siz”den borç almaktır. Peki kimdir bu borcu ödeyen?
İşin tuhafı, beynimiz o kişiyi neredeyse bir yabancı gibi görür. Kendi geleceğimizdeki bizi düşündüğümüzde beyin, sanki bir başkasını düşünüyormuş gibi daha sönük tepki verir. Araştırmacılar şunu bulmuş: insan gelecekteki beynini ne kadar yabancı gibi algılıyorsa, onun için o kadar az fedakarlık yapıyor, geleceğini o kadar kolay harcıyor. Erteleme de böyle bir şey: gelecekteki bir yabancıya “sen halledersin” deyip yükü bırakmak.
Gece olur. Yatağa uzanırsınız ama uyku gelmez. Aklınıza bugün yapmadığınız iş gelir, sonra dünkü, sonra geçen haftaki. “Yine erteledim, bende bir sorun var” dersiniz. Kendinize kızarsınız. Peki bu kızgınlık işe yarar mı? Tam tersine. Kendini suçlamak yeni bir kötü his yaratır; siz de zaten kötü hislerden kaçan birisiniz. Yani her kırbaç, yarın kaçacağınız yükü biraz daha büyütür. Ne kadar dövünürseniz o kadar ertelersiniz.
Çıkış da beklediğinizin tam tersinde: Daha sert bir iradeyle değil, kendinize şefkat göstermek, affetmekle olur. Yanlış anlaşılmasın, kendini affetmek “boş ver, yapma” demek değil. Tembelliğe izin çıkarmak hiç değil. Yalnızca o utanç yükünü indirmek ki eliniz işe uzanabilsin. Şefkat, işten kaçmanın değil, işe dönmenin kapısıdır.
Bir de şu gelecekteki “yabancı” var, sizin yerinize borcu ödeyen. Belki asıl konu onu yabancı olmaktan çıkarmak. Yarın sabah sizin gözünüzle uyanacak o kişiyi bir düşünün. Onu bu geceki suçlulukla mı karşılayacaksınız, yoksa “başlamışım bile” hafifliğiyle mi? Bugün ona bırakacağınız beş dakikalık, yarım, kusurlu bir başlangıç bile aslında ona gönderilmiş bir iyiliktir. Hevesin gelmesini de beklemeyin; o küçük adımı atınca gelir.
İş hala duruyor. Ama artık masaya kendinizi cezalandırmak için değil, gelecekteki “siz”i korumak için oturabilirsiniz. O aslında hiç yabancı değil; o yarın sizin yerinize uyanacak olan sizsiniz.