Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında, göçebe çadırlar rüzgârla dans ederken Türkler sadece bir millet değil, bir kültür ve ruh inşa etti. Dua eder, toprağa saygı gösterir, atı dost bilirdi. Ancak zamanla bereket yerini kuraklığa bıraktı; otlaklar kurudu, sürüler susuz kaldı, umutlar tükendi. Nüfus artarken kaynaklar azaldı, kardeşlik yerini kıtlık ve kavgalara bıraktı.
Birlik bozuldu mu, oba dağılır; oba dağılırsa yurt da düşer. Kuraklık, kıtlık, savaş, iç çatışmalar ve dış tehditler birleşince göç, canı kurtarmanın yegâne yoluna dönüştü. Bir zamanlar gök kubbenin altında at koşturan her yürek, özgürlüğün yankısını taşırdı ama Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında doğan Türkler için göç, kader değil; direnişin, hayatta kalmanın, yeni bir başlangıcın adıydı.
YÜREKLE GÖÇ
Göç, sadece ayakların değil, yüreğin de yola çıkmasıydı. Geride kalan her şeyle birlikte bir kimlik, bir anı, bir kültür, bir ocak bırakılıyordu. Ve bu bilinçle Türkler, yeni topraklara ulaştıklarında sadece kendilerine değil, kendisi gibi zorluk çeken herkese kucak açtı.
Çünkü bilirlerdi:“Yurt dediğin sadece toprak değil; içindeki huzurdur. Huzur gidince, göç başlar.”İşte bu yüzden Anadolu’nun verimli toprakları yalnızca Oğuz’un torunlarına değil; aç kalana, zulüm görene, yerinden edilene de yuva oldu.
Bu topraklarda göçmek zorunda kalanlar, bir gün başkalarının göç yolculuğuna merhametle eşlik ettiler. Aynı sofrada yoksulluk bölüşüldü, aynı ateşte yürek ısıtıldı. Çünkü halk bilir, zorun ne demek olduğunu; zulmü, terk edişi, yitirişi… İşte o yüzden bu ülke, geçmişte acılarla gelenlerin birlikte kardeşçe yaşadığı bir yurt oldu.
RENGİ DEĞİŞTİ
Bir dönem yaşadığı yerdeki zorluklara direnen insanlar, alın teriyle yaşamak için göç ederken; şimdi parası olan, servetiyle yer değiştiren insanlar dünyayı bir "vergi haritası" gibi dolaşıyor. Bugünün göçebeleri artık dikili ağacı olmayanlar değil; koruluğu, ormanı olanlar.
Vergi oranlarına bakıp, uygun ülkeye yönelenler; yatırım avantajlarına göre pasaport seçenler; akademik beyin gücünü daha fazla kıymet bilen ülkelere taşıyanlar… Bugün “göç” tercihle yapılıyor.
Artık giden değil, kalmak zorunda kalan mağdur. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, canı tehlikede olan, yaşadığı ülkede ölüm korkusuyla her sabaha uyananlar için kapılar kapanıyor.
Ama aynı ülke, zengin yatırımcılara oturma izni, iş insanlarına vatandaşlık, şirketlere vergi muafiyeti sunuyor. İnsanlığın sınavı burada başlıyor işte: Kime kapı açılıyor, kime duvar örülüyor? Bir zamanlar göç, zorunluydu. Bugünse imtiyazlı bir ayrıcalığa dönüştü. Üstelik bu eşitsizlik yalnız sınır kapılarında değil; aynı ülkenin içinde de yaşanıyor artık.
Bugün bazı yurttaşlar, kendi öz vatanlarında sığınmacı gibi yaşıyor. İş bulamıyor, çocuklarını okula gönderemiyor, doktordan randevu alamıyor, adalete ulaşamıyor… Gidecek bir yer de kalmamış. Gidebilmek için ne pasaportu var, ne vizesi, ne de dünya ona açılmış. Çünkü bugünün göçü, zenginin hakkı; yoksulun kaderi oldu.
Ve belki de en acısı şu: Bir zamanlar aynı sofrada birlikte oturan halklar, bugün göçe göre ayrılıyor. Göç eden “kim” sorusu, vicdanı değil, cüzdanı harekete geçiriyor. Eğer göç eden bir yatırımcıysa, oturum veriliyor. Eğer göç eden bir mülteciyse, kamp gösteriliyor. Biri fırsat, diğeri yük olarak görülüyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan 125 yabancı kökenli ABD vatandaşı milyarder var. Bu kişiler 43 farklı ülkeden geliyor ancak Amerika'da zengin oldular. Listede kişi başı 4 milyar dolarlık servetleriyle Eren Özmen ve Fatih Özmen de yer alıyor.
Peki göçteki adalet nasıl olur? Vergi sistemlerine bir bakalım. Zenginin daha az vergi verdiği; ama sosyal yardım kesintilerinin yoksula fatura edildiği düzenler kuruluyor. ABD’nin yeni yönetimin getirdiği yasa bu durumun en çarpıcı örneği. Zenginin sırtındaki yük hafifletilirken, yoksulun sağlık sigortası daraltıldı, gıda yardımları kesildi. Meksika sınırına duvar örülürken, hastanelere bütçe bulunamadı.
Bugün her şeyin başı ekonomi gibi görünse de esas soru şudur: Kimin hakkı korunuyor, kimin hakkı görmezden geliniyor? “Temsil yoksa vergi de yok” sloganı üç yüz yıl önceden kalma olabilir; ama güncelliğini ve geçerliliğini hala koruyor. Yalnızca vergi yükünün dağılımı değil, göçün kim için meşru sayıldığı, doğrudan demokrasi ve eşit yurttaşlıkla ilgilidir. Türkiye’de ise ekonomi tartışmaları kur-faiz-enflasyon üçgeninde sıkışmışken, asıl tartışılması gereken konu farklı. Vergi kimden alınıyor, göç kim için mümkün, sistem kime hizmet diyor? Göç, bir halkın geçmişinde sadece acı değil, aynı zamanda onurdu. Şimdi göç yeniden şekilleniyor. Bir kesim için dünyanın kapıları ardına kadar açıkken, bir diğer kesim için yerleştiği toprak bile ona dar geliyor. Bu yüzden mesele sadece ekonomi değil, vicdandır.
Bugün göç etmek için milyonlara değil, bazen sadece bir umuda ihtiyaç vardır. Ama o umudu kimin taşıdığına karar veren sistemler, insanlığın da yönünü belirliyor.
GERÇEK YURT
Ve artık görülmesi elzem olan gerçek şu: Göçen değil, gidemeyen yorgun… Ve bir ülkenin büyüklüğü, zengine kaç yol sunduğuyla değil; yoksula kaç yürek açtığıyla ölçülür.
Yollar zengine harita, yoksula duvardır ama gerçek yurt, yüreği açık olanda yaşar. Göçen bedene değil, kalan yüreğe bakılırsa; kim göçmen, kim yurt sahibi belli olur.