Güzel bir insan: Mutahhar Şerif Başoğlu - 5

“Altın Kâseyi Kıran Taş”: Köy Enstitüleri Sistemi ve Mutahhar Şerif’in Uyguladığı Cezaevleri Islahının Temelindeki Düşünceler Üzerine / 2. Bölüm

Abone Ol

“Yaptıklarımıza gülen aydınlar! Vatan ve ulus kitaplardan okumakla sevilmez. Aydınsan, Anadolu’ya gideceksin, köylerde kalacaksın. Onlarla yer sofrasına oturup, onlarla dert çekeceksin. Birlikte çözüm arayıp, onların ağrısını sen de duyacaksın. Bu toprak o zaman bize vatan olur. Eğer sende bu istek yoksa, hiç kendini yorma. Öğretmenliğini çıkar üstünden ve git bir gölgede kıvrıl uyu sen!” 
Köy Enstitüleri’nin işleyiş mantığıyla, duvarsız hapishane İmralı Sosyal Sanatoryumu arasındaki paralel ilişkileri konuştuğumuz yazının ikinci bölümünde de, yapılan uygulamaların benzerlikleri üzerinden karşılaştırmalı bir inceleme yapmak niyetindeyiz. Anlattıklarımızın gerçek hikâyelere dayanmasını istiyoruz! Hadi o zaman, bildiklerimizi anlatmayı sürdürelim.
Maarif Vekâleti Mecmuası’nın, Sonkânun (*Ocak) 1937’de yayımlanan (20-1) numaralı sayısında, Köy Enstitüleri’nin temeli kabul edilen  eğitmen kurslarıyla ilgili oldukça kapsamlı bir dosya yayımlandığını ilk yazımızda söylemiştik. (*O günlerde sadece Eskişehir-Mahmudiye Eğitmen Kursu olduğundan), o eğitmen kursunun güncesi niteliğindeki bu raporların içinde, konumuzu ilgilendiren bölümlerinden birini daha, -okuduğumuzda bizi şaşkına çeviren- bu uygulamanın hikâyelerinden birini daha sizinle paylaşmak isteriz: 
Eğitmen Kursu’nda her cumartesi akşamı saat 20’den 22’ye kadar eğlence düzenlenirmiş. Güzel kaval çalanların yanı sıra, saz ve cura çalanlar da varmış eğitmen adaylarının içinde. Hatta bir tane de keman çalan aday varmış. Bunu gören yöneticiler, kursa daha çok kaval, saz ve cura alınmasını sağlamışlar. Yemekhanede duran tek gramafonu ise her yemek sırasında adayların kendileri idare edermiş. Bu bilgilendirmeden sonra; 
18 Ağustos 1936 tarihli raporda, Mahmudiye Eğitmen Kursu adaylarının bu “eğlence saatinde” son derece dikkat çekici bir şey yaptıklarını görürüz. Cumartesi eğlencesinin özünü doğru kavradıklarını gösteren, muhteşem bir şey!
“Geçen haftanın Cumartesi akşamı eğlencesi okulda yapılmadı. Cumartesi günü öğleden sonra öğretmen Tuğrul ile konu yakalamak üzere halk harmanlarını gezmeye gitmiştik. Otuz yaşlarında Emine adlı bir gelinin, tınazın üstünde kötü bir yaba ile didinerek harman savurduğunu gördük. Durumunu anlamak üzere işine biraz yardım ettik. Emine’nin kocası Alpullu’da askerlik yapıyormuş. Bütün işler Emine’nin üstüne kalmış. Bir küçük çocuğu var. Akpınar köyündeki ihtiyar anası ile 10 yaşındaki kardeşini çağırmış. Onlar da yardıma gelmemişler. Bütün köylü kendi işiyle meşgul olduğundan ücretli işçi bile bulamamış. Bu durumu görünce müfredatımızdaki (Kocası askere giden kimsesiz kadınlara yardım) maddesini işlemeye karar verdik. Akşam yemeğini yedikten sonra talebelere anlatıldı. Hemen ekserisi “gidelim, savuralım” dediler. Lüks lâmbaları alındı, şarkılar söyleyerek Emine’nin harmanına varıldı. Talebe harman etrafında oturdular. Önce vaziyet anlatıldı. Her talebe, içinden doğan coşkunlukla harmanı savurmaya başladı. Lükslerin ışığı ile bir taraftan harman savruldu, bir taraftan oyunlar oynandı, saz, kaval, mızıka çalındı. İki saat içinde harman savruldu, çeç alındı, 25 çuval doldurularak arabaya yüklendi. Emine’nin evine götürüldü. İş bittikten sonra biraz daha eğlence yapıldı, saat 12’de okula dönüldü.
Pazar günü genel temizlik yapıldı. Her gruba leğen ve sabun verildi. Talebeler çamaşırlarını kendi kendilerine yıkamaya başladılar. Pazar günü öğleden sonra tekrar Emine’nin harmanına gidildi. O gün öğleye kadar hazırladığı tınaz da savruldu. Buğdayı elenerek evine götürüldü. Bu suretle Pazar günü de eğlence bir meşgale ile geçildi.” (age., s. 94) 
Eğlenceyi işe dönüştürmek ya da iş yaparken eğlenmeyi göz ardı etmemek… Neresinden bakılırsa bakılsın, heyecanlı ve umut yüklü bir eğitim anlayışı bu değilse nedir acaba?
Şimdi bir de İmralı’ya bakalım mı? 
Adliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Mutahhar Şerif Başoğlu, Amerikalı tutukevleri uzmanı G. Howland Shaw ve konunun ilgilisi olan birçok devlet görevlisi, adada kurulan sanatoryumu ve iş esaslı uygulamanın nasıl sonuçlar verdiğini, yapılanların ne kadar gerçeğe dönüşmüş olduğunu ve bu deneysel çalışmanın sonuçlarını görmek için 1936 yılının sonbaharında mahkûmları ziyarete giderler. İşte o ziyarette bulunan bir gazetecinin yazdıkları:
“Suçlular iskelenin önünde sıra sıra dizilmişler. Üstlerinde zeytunî renk hapishane elbiseleri… Zeytin adasında zeytin rengi elbise… Heyetin geçeceği yere kendi elleriyle bir tak kurmuşlar. Amma bu tak; şimdiye kadar bizim memlekette kurulan takların en orijinali ve zarifi… Tak sırf adanın mahsûlatından yapılmış. Adada ne çıkıyorsa (yetişiyorsa) bu takta hepsi var. Kabaklar, karpuzlar, kavunlar, arpa, buğday, çavdar, asma kabağı, mısırlar, dünyanın en güzel uzun soğanları…
Adliye Vekili ve heyet bu taktan geçer geçmez şiddetli bir alkış koptu. Vekil mahkûmlara sordu:
-    Nasılsınız arkadaşlar?
Hepsi birden cevap verdiler:
-    Var ol, sağ ol, çok iyiyiz!
Hakikaten bütün mahkûmların yüzünden kan damlıyordu. Bizi öyle candan karşıladılar ki, vekil son derece mütehassıs oldu. Kendilerine istirahat verilince hepsi çevremizi sardılar (…) Adliye Vekili’yle mahkûmların yemek salonunda hep beraber yemek yedik. Suçlular bize bir şeyler ikram edecekler diye parçalandılar… Yemekten sonra bir istirahat…Muhabbet…
Hapishane mütehassısı (*Mutahhar Şerif Bey) “Burası ideal hapishane olacak” diyor, “jandarmasız idare edeceğiz! Bir telsiz istasyonu kuracağız, radyolar alacağız!” derken, Vekil, “Aslan gibi çocuklar” diyor, “burası için o kadar canla başla çalışıyorlar ki, bazen mahkûmlara: “Yavrum yeter artık, bu kadar çalışma!” diyorlarmış. Mahkûm memura: “Dur bayım” diyormuş, “Şunu da bitireyim de öyle!” 
Yanımızda 180 kadar kitap vardı. Bu arada hapishanenin kütüphanesini kurduk. Bu 180 kitabın 145 tanesini İstanbul Hapishanesi mahkûmları arkadaşlarına hediye etmişler. 
Akşamüstü bizim önümüzde güreş müsabakaları yapıldı. Adanın şampiyonu seçildi. Şampiyon Hendekli Hüseyin başpehlivan oldu. Bu eski cinayet mahkûmuna vekil kocaman bir kutu çikolata hediye etti. Hüseyin pehlivan çikolataları tamamıyla arkadaşlarına dağıttı. Gece (de) bir piyes temsil ettiler.
… buraya gelen heyet, gazeteciler burada o gece hapiste yattılar. Sabahleyin bütün mahkûmlar, adanın en yüksek tepesi Atatürk tepesinde Mutahhar Şerif Bey’in çevresine toplandı ve tulû (*Gün doğumu) seyredildi. Sonra bizi getiren motora bindik. Mahkûmlar başta vekile ada mahsûlatından birer soğan, istakoz ve karpuz hediye ettiler. Bugüne kadar bütün dünya hapishanelerini gezen Mister Şo (*G. Howland Shaw) hapishane defterine şunları yazdı:
“Şimdiye kadar 40 muhtelif nevide hapishane gezdim. Dünyanın bütün hapishanelerini tanırım. Yıllarca tetkik yaptım. Yeryüzünün hiçbir hapishanesinde mahkûmların yüzünün bu kadar güldüğünü görmedim. Bu hapishanecilikde son derece büyük bir adımı gösterir. Hâlâ inanamıyorum; gittiğim yer bir bayram yeri miydi yoksa bir hapishane mi?.. Yalnız Türkiye için değil, bütün dünya için bir muvaffakiyet olan bu müesseseyi tebrik ederim.” (Akşam gazetesi, 27 Eylül 1936, Pazar, “H.F.” imzalı “Adliye Vekili Geceyi Mahkûmlar Arasında Geçirdi” başlıklı yazıdan alıntı, Gazete Yayın no: 6446, Sene: 19, ss. 1 ve 4)
“İçimiz bir ışık bir ışık / Aman bir görsen öğretmenim / Bir sıcak, bir sıcak yüreğimiz / Yüzümüz gül okyanusu / Hoş geldin öğretmenim” (Ali Yüce’den)
İmralı Sosyal Sanatoryumu ve Köy Enstitüleri’nin öncülü olan eğitmen kursları arasındaki uygulama benzerlikleri şaşırtıcı derecede birbirlerine benzer. O kadar önemlidir ki eğitmen kursları, bu konuda Tonguç, “Köy Enstitüleri teşkilatı, Eğitmen teşkilatının üzerine kurulmuştur” diyecektir yıllar sonra. (İsmail Hakkı Tonguç, “Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy”, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1947, s. 495) 
İsterseniz şimdi bu iki devrimci girişimin benzerliklerini bu kez başka bir gazetecinin, tarihe düştüğü heyecan verici notlarının arasında arayalım.
5 Kasım 1941 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Köy Enstitüleri her köy evini, hür, iradeli ve yaratıcı insanlarla doldurmak için çalışıyor” ara başlığıyla başlayan yazıda iddialı tümceler vardır: 
“Köy enstitüleri köylere köy muallimi yetiştirmek için kurulmuş maarif müesseseleridir. Bunu herkes ve hepimiz böyle biliyoruz. Fakat derhal söylemeliyim ki, bu müesseselerin köylere muallim yetiştirme işinde takip ettikleri terbiye sistem ve usulleri, burada yarattıkları yepyeni ve taptaze bir halkçılık ve ülkücülük havası, bilhassa ve hele Tanzimat devrinden beri bizde kökleşmiş bulunan yanlış bir kültür telâkkisini tamamıyla değiştirecek olan düşünce ve iş hayatı üzerinde büyük bir dikkatle ve devamlı tetkiklerle durulacak müstesna mahiyette birer ilim ve inkılâp meselesidir. Yalanlanmaktan korkmadan kuvvetle ve ısrarla iddia edebilirim ki; Çifteler Köyü enstitüsü -ve diğerleri- Cumhuriyet devrinin halkçı zihniyetiyle kurulmuş müesseselerinin hakiki mânâsıyla inkılâpçı ve tekâmülcü teşekküllerinden biridir. Zira;
1-    Burada Türk eli, Türk kafasıyla birlikte alın teri halinde Türk toprağına akıyor.
2-    Bu toprağın talihsiz bağrına asılardan beri (yapışmış olan) uzun derebeylik (yağması) gene köylü çocuklarının kudretli ve heyecanlı savaşlarıyla bütün zihniyet ve teşkilatıyla artık bir daha kalkınamayacak derecede koparılıyor. 
3-    Hâlâ devam ettiğine hiç şüphemiz bulunmayan Tanzimatçı bir kültür telâkkisi, kitapçı, taklitçi ve nazarîyeci bir münevverlik ve şehirlilik zihniyeti burada bütün anane ve sistemleriyle birlikte keskin Türk tırpanıyla kökünden biçiliyor.
Türkiye her şeyde ve her işte dedelerinden ve âmirlerinden emir almadıkça hiçbir şey beceremeyen bir halk kütlesiyle dolu olmaktan çıkarak, bundan sonra geniş topraklarının her köşesinde, her köyün her evinde hakiki mânâsıyla iradeli, hür, müteşebbis ve yaratıcı insanlarla dolacaktır (…) Köy enstitülerinin bence asıl mânâsı: Kökleri arzın merkezine kadar, dalları yarının enginlerine kadar giden yeni ve bambaşka bir Türkiye yaratmaktır… Böyle bir Türkiye’de artık alın teri, tarihimizin mürekkebi olacaktır; nasırlı eller bir millet yaratan iş ve fikir laboratuvarının hakiki işçileri olacaktır.Köy, bundan böyle yalnız bir ziraat unsuru olmak telâkkisinden kurtulacak, tabiat, iktisat ve cemiyet kanunlarını keşfeden ve onlara hâkim olan insanların yurdu halinde yükselecektir ve Türk münevverliği pek yakın bir zamanda sanat malzemesini bu topraktan alacak, kültürünü bu toprağın suyu ile besleyecek ve her ocağı bir devlet kadar kuvvetli olacaktır.” (Cumhuriyet gazetesi, 5 İkinciteşrin (*Kasım) 1941, Çarşamba, Salâhaddin Demirkan’ın “Millî Şefin İşareti ve Yeni İnkılâp” başlıklı yazısından alıntı, Gazete yayın no: 6186)
Bilmem ki gazetecinin yazdıklarını anlamayan var mıdır? Sanmam! Eğer okuyucu önyargılı değilse, bu kadar açık ifadeleri anlamaması mümkün görünmüyor bana. Şimdi bu açıklamaların, 1935 yılında cezaevlerinin ıslahını planlayan Mutahhar Şerif’in uygulamasının başka bir gazeteye yansıyan karşılığına bir göz atalım isterseniz.
“Evvelce 2500 nüfusu olan, fakat sonradan bu nüfusun adayı terketmesiyle boş kalan İmralı adası, şimdi mahkûmların bir cenneti haline gelmiştir. Yedi ay gibi kısa bir müddet içinde burada yeni binalar, çeşmeler, imalâthaneler, değirmen kurulmuş, tarlalar sürülmüş ve mahsül alınmıştır. Bu sene yalnız 25 bin kilo soğan elde edilmiştir. Bütün bu işler hep mahkûmlar tarafından yapılmıştır.Bu işe evvelce mühendislerin tahmin ettiği 45 bin lira yerine 2-3 bin lira sarfedilmiştir (…)
Türk Ceza Kanunu’nda yapılan mühim tadilâtın ilkteşrinin (*Ekim) birinden itibaren tatbikine başlanacaktır (…) Yeni nizamname ile maphusluk dört kısma ayrılmakta olup; ilk hapse girenler birinci devre mahkûmiyetleri müddetince tamamıyla tecrit edilecekler, ikinci devreye geçenlerin hürriyetleri biraz daha genişletilecek, üçünde devredeyse bu hususta daha müsamahakâr davranılacaktır. Dördüncü devre mahpusiyete geçenler hapishanede hür olacaklar , aileleri ve nikâhlılarıyla beraber kapalı bir yerde birkaç saat kalabileceklerdir (…) İmralı’daki mahkûmlar dördüncü derecede mahkûmlardır.
Yeni nizamname ile mahpusların spor, sıhhat ve fikri kabiliyetlerinin artırılması için çalışılacaktır. Dördüncü sınıf mahkûmlar kendi aralarında spor temasları yapacakları gibi, halkevleri ve hatta mektep takımlarıyla da karşılaşacaklar, maç yapmak üzere başka vilâyetlere de gidebileceklerdir. Bunlar, arasında içtimaî münakaşalar yapabilecek ve içeride gazete çıkarabileceklerdir. 
Bu iş için bütçeye 104 bin liralık tahsisat konulmuştur. Hapishanelerde kurulacak tezgâhlarda bütün mahkûmların giyecekleri elbiselerin kumaşı dokunacaktır. Mahkûmiyet müddetini gayet temiz ve muntazam geçirmiş olanların hapisten çıkınca köy muhtarı bile olabilmeleri için teşebbüsler yapılacaktır. Hapishanelerin mümkün olduğu kadar mahkûmlar tarafından idare edilmesine de çalışılacaktır.” (Haber gazetesi, 27 Eylül 1936, Pazar, Gazete Yayın no: 1689, Sene: 5, ss. 1 ve 4)
Bana mı çok benzer geliyor bu kadarı yoksa hem cezaevi ıslah programının, hem de taaa eğitmen kurslarından başlayıp Köy Enstitüleri’ne uzanan eğitim mucizesinin çıktığı düşünsel kaynaklar aynı mıdır? Baksanıza; gerek temel ilkeler ve amaçlar ve  gerekse uygulama biçimleri neredeyse aynı! Toplum adına gerçeğe dönüşmüş bu devrimci düşünce, çok kısa sürede hayatta karşılığını bulmuş; bulduğu için engellenmiş birer insanlık anıtı gibi durmuyorlar mı tarihimizin içinde? Biz her ikisini de unutmuş olsak ne olacak, onların değeri mi azalacak? Biri gelir hatırlatıverir ayıbımızı… Utanırız, utandığımızla kalırız! Oysa ki ne Mutahhar Şerif, ne de İsmail Hakkı Tonguç utanmamızı istemezdi. Hadi o güzel insanları yattıkları yerde rahat ettirelim bari.
Bir kere olsun elimizi yüreğimize koyalım da düşünelim: Diyelim ki bir taş, altın bir kâseyi kırdı. Soru şudur: Taş ya da taşkafalılar altın kâseyi kırdı diye altının değeri mi eksildi, yoksa taşın değeri mi arttı?
Hiç kuşkum yok, siz de diğeri için, toplum için güzel işler yapanlara saygılısınız, siz de hayata katkı koymaya çabalayanlardansınız. Siz bu yüzden çok ama çok güzel insanlarsınız. Ne yapabilirim ki tek başıma demeyin sakın! Sakın haa! Silin bu düşünceyi kafanızdan. Bana da kızmayın böyle konuştuğum için, ben sadece hikâyeciyim, anlatırım bildiğim ne varsa. Anlatırım; denize bakmanın sevgilinin yüzüne bakmak gibi ferahlatıcı olduğunu… Bal gibi bakan, deniz gibi kokan birini özleyerek geçen umutlu güzel günleri, gecenin bir yarısı, diyelim ki bir yazıyı bitirirken bir çay içmenin şahane olduğunu anlatırım mesela. Ya da iki güpgüzel adamı anlatırım durup dururken; Mutahhar Şerif’le Tonguç Baba’yı mesela . Güzel insanların hikâyelerini dinlemek istemez misiniz? Güzel insanları unutmayanlar da güzelleşir, bilmez misiniz?
(DEVAM EDECEK)