Güzel bir insan: Mutahhar Şerif Başoğlu - 9

Hikâyeleri hüzün kokan İmralı mahkûmlarından birkaçı - 2

Abone Ol

“Sevinirmiş Sokrates / Kendinden daha bilge birini gördükçe / Eğilirmiş Sokrates / Ana südü gibi içmiş de ölümü / Eğilmemiş celladın önünde / Sokrates geldin öğretmenim”

Her birinin içinde ürkmüş, şaşırmış, saldırgan ya da utangaç bir çocuk olan İmralı mahkûmlarından bazılarının, iç parçalayan hikâyelerini anlatarak duygularınızı hırpalamak değil niyetimiz -ne münasebet-, İmralı mucizesi üzerinden, suç ve suçlu psikolojisini anlamaya / anlatmaya çalışıyoruz özünde, hepsi bu! Yoksa acı çekme konusunda, dünyanın en şanslı toplumuyuz son yıllarda, bilmez miyiz? İmralı’nın yaşlı değirmencisi Necip, nasıl mahkûm olmadığı halde adadan ayrılmak istemiyorsa ya da kimselerin ıslah edemediği ama Mutahhar Şerif’in “kimse seninle konuşmayacak” diyerek cezalandırdığı bir mahkûmun hastalıklı hırsızlık alışkanlığını nasıl şefkatli bir hamleyle yendiğini konu ediyorsak ve içimizi coşturan ya da okurken kendimizle yüzleştiğimiz bu hikâyelerden birkaç tane daha anlatmak istiyorsak; içimizi temizlemekten ya da temiz tutmaya çabalamaktan, en dürüst halimizle bizi anladıklarında değil, bizim karşımızdakini anlamaya çalıştığımızda daha çok insan olduğumuzu hatırlamak ve hatırlatmaktan başka bir derdimiz olmadığındandır. 

“Mahkûmlar İmralı’da ne yapmışlarsa hepsi son derece zevkli, kendi tabirlenince “son derece kübik”… Bir direktör odası var görülecek şey… Burada yerdeki halıya kadar her şey mahkûmların elinden çıkmış… Tek bir şey dışarıdan yaptırılmamış. Öyle bir salon takımı yapmışlar ki görülmeye değer… Bir şık şömine yapmışlar, hârika!.. Duvarda büyük bir resim asılı; bir bilekten çıkarılan, büyük, kalın bir kelepçe… İşte ideal hapishanenin sembolü: Bilekten çıkan kelepçe!” (Akşam gazetesi, 29 Eylül 1936, Salı, Gazete Yayın no: 6448, Sene: 19, ss. 1 ve 4)
Hikmet Feridun Es işte böyle anlatmaya başlar İmralı’da gördüklerini. Sonra da onun yazısını okurken, bir yanımızı kanatan ama diğer yandan içimizi ılık ılık eden birkaç küçük hikâye anlatır bizlere: Muhsin Ertuğrul diye lakâp takılan, tiyatro tutkulusu mahkûm İstanbullu Zenci Kadri’nin hikâyesini mesela!

ZENCİ KADRİ

“Hapishanede bize verilen temsiller hakikaten güzeldi. Mahpuslar yemek salonunun önüne gayet orijinal, Rusların modern tiyatrolarındakilere benzeyen bir dekor yapmışlar. Bu dekor yemek yerken de (yerinde) duruyor. Dekor, servis kapısının önünde olduğu için yemekte hizmet eden mahkûmlar bunun içinden girip çıkıyorlar. Bir de bakıyorsunuz, dekorun çiçekleri, gülleri, laleleri içinden, elinde bir nohut tabağıyla çıkan bir mahkûm…
Temsil gecesi perde bir zil sesiyle  açıldı. “İstiklâl” piyesi temsil ediliyor. Vâka bir hapishanede geçiyor. Hapishane müdürünü bir katil oynuyor. Gene bir cinayet mahkûmu müddeiumumi (*Savcı) olmuş, bir cinayet mahkûmu adliye müfettişi olmuş. Hâkimleri, müddeiumumileri hep mahkûmlar temsil ediyor. Adlî ıstılahları, kanunları, kanunların maddelerini öyle biliyorlar ki hayrettir. Hatta Adliye Vekili Saraçoğlu çok güzel bir şaka yaptı:
-    Bunlar kanunları, kanunun maddelerini ne güzel biliyorlar. Bir kanun maddesini unutursam bunlardan sorayım.
Mahkûmların temsil kuvveti son derece başarılı. Hele bir zenci var, katilden yatıyor. (Oyunda) ıstıraplı bir baba rolünü oynadı. Bir ağlama, bir ağlama… bir göz yaşları… şakır şakır yanaklarından akıyor. Çok güzel oynuyor lâkin Ertuğrul Muhsin’i pek fazla taklit ediyor. Rengi kapkara olmasa Ertuğrul Muhsin zannedeceğim. Bu adam bir hukuk mezunu avukat kadar kanunları biliyor. İsmi İstanbullu Kadri… 
Cürmünü (*Suçunu) şöyle anlattı:
Bir gece Laleli’den geçiyordum. Saime adında bir kadın bana “Fellah Arap!” diye dalga geçen laflar attı. Kadınla kavga ederken dostu yanımıza geldi. Boğazıma sarıldı. İşte o zaman bıçağı çektim. Adamın kör bağırsakları delinmiş. 16 sene cezam var. Bu işten evvel -kahrolayım- tavuk bile kesemezdim. İçim götürmezdi. Şimdi hapishanede işte şu birkaç arkadaşla beraber aktörlük ediyoruz. 
Sonradan öğrendim; zaten Zenci Kadri’nin ismi hapisler arasında “Ertuğrul Muhsin”miş. Bu hapishanelerde, Ertuğrul Muhsin ve birkaç arkadaşı mahpuslar arasında meşhur aktör sayılıyor. Nerede bir temsil vermek lâzım gelse, bunlar hemen o hapishaneye gönderiliyor. Zaten buraya da temsil vermeye gelmişler. Bu zevat hapishanelerin seyyar tiyatrocusu… Kadri, “Biz” diyor, “sanatkârız.”
Hapishaneler Umum Direktör Vekili Mutahhar Şerif: “Yeni hapishaneler nizamnamesiyle hapishanelere hariçten heyetler, musiki, tiyatro heyetleri, mesela İstanbul Şehir Tiyatrosu’nu getirtebileceğiz” diyor.” 
Mutahhar Şerif bu mucizeyi göremeyecektir ya, bu söylediği (de) gerçekleşecektir bir zaman sonra. 
18 Temmuz 1942 tarihli Akşam gazetesinde, görmek için çaba harcanacak kadar küçük bir haber gözümüze ilişir. “İmralı’daki Mahkûmlara Temsil” başlıklı haberin tam metnini aşağıya yazıyoruz: 
“Beyoğlu Halkevi Temsil Kolu, bugün İmralı Cezaevi’ndeki mahkûmlara temsil vermek ve caz dinletmek üzere İmralı adasına gidecektir.” (Cumartesi, Gazete Yayın no: 8528, Sene: 24)

FAHRİ AYDOĞMUŞ

İmralı mahkûmları o denli sağlam bir imece kültürüyle sarılmışlardır ki birbirine, tarihte eşine az rastlanır bir kucaklaşmadır bu! Toplumun sırt döndüğü bu insanlar, birbirlerini yükseltmek için neleri var neleri yoksa cömertçe ortaya yığmaktan çekinmezler. Onlardan biri de Gemlik’in Kapaklı köyünde doğan ve cinayetten hapse giren, dünya klasiklerinin tümünü okumuş, 19 yaşındaki Fahri Aydoğmuş’tur.  
Aydoğmuş’un hikâyesini Tan gazetesi muhabiri Selâhaddin Güngör’den öğreniriz.
“O kadar mahkûm, Saraçoğlu Mehmet Usta Çeşmesi’nin önünde toplanmışlardı. İçlerinden sarışın bir delikanlı bana doğru geldi, düzgün bir şive ile:
-    Selâhaddin Güngör siz misiniz?
-    Evet! 
-    Eskiden yazılarınız okurdum da…
-    Şimdi okumuyor musun?
-    Gazete gördüğümüz yok ki okuyalım. Burası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer!
Öteki gazetecilerle de alâkadar olduktan sonra bana birer birer anlattı. Adı Fahri Aydoğmuş… Gemlik’in Kapaklı köyünden gelmiş. Babası orada köy hocası olduğu için okuma yazma öğrenmiş. Sonra başına bu “felâket” gelince…
Felâketin de ne olduğunu saklamadan söyledi: “Kız kardeşime kötü gözle bakan birini öldürdüm” dedi.  Ben mevzuu değiştirdim:
-    Burada ne yapıyorsun? Nasıl yaşıyorsun?
-    Hiç! dedi, bulursan kitap okuyorum. Boş vakitlerimde de mahkûmlara okutuyorum.
Bu sırada arkadaşlarından biri atıldı:
-    Fahri Aydoğmuş bizim muallimimizdir. Şimdiye kadar 15-20 kişiye alfabeyi öğretti!
İmralı’nın biricik köy hocası, sıkılgan bir tavırla:
-    Eh, dedi, elimizden geldiği kadar gayret ediyoruz. İstanbul hapishanesi, bize epeyce kitap da gönderdi. Artık işimiz iş… Çekil bir kenara, oku dur!
-    Demek kitap okumayı çok seviyorsun?
-    Sevmez olur muyum? Bütün edebî romanları okudum.
-    Ya cinayet romanlarını?
-    Onları sevmem. Eskiden de sevmezdim. Edebî romanlar başka…
Fahri Aydoğmuş o sırada yanımızdan geçen birini gösterdi:
-    Nah işte, bu da bizden!
Çağırıp (suçunu) sordum. Anlattı:-
-    Efendim aile meselesi…
-    Nasıl aile meselesi?
-    Birisi vardı. Ailemin önünde, ardında dolaşıyordu. Dayanamadım, bıçağı çekip vurdum!”
Neredeyse hepsi cinayetle hapsedilmiş dal gibi gencecik mahkûmlara bakanların duyguları çok karışıktır. Neredeyse yaşlı mahkûmun olmadığı İmralı’da, bu durum gazetecilerin dikkatini çekmiştir. Gazeteci Güngör dayanamaz ve bunun nedenini Mutahhar Şerif Başoğlu’na sorar:
-    İmralı Sanatoryumunu dolaşırken bir şey dikkatimi çekti müdürüm. Mahkûmların hemen hepsi genç. İçlerinde hatta otuzunu aşan kimseye rastlamadım. Acaba, adaya niçin yaşlı mahkûmları getirmiyorsunuz? İhtiyar bir adamın böyle temiz havalı bir yere daha fazla ihtiyacı yok mudur?
-     Bakınız, size anlatayım. Biz burada serbest hayata kavuşturduğumuz mahkûmlardan, yarın için bazı şeyler bekliyoruz. Faziletli birer insan olarak yetişmeleri, beklediğimiz şeylerin en başında gelir. Yetişmek!.. Fakat bu iş senelere muhtaçtır. Mesela elli yaşında hapishaneye giren bir adamın on beş sene mahpus hayatı geçirdiğini farzedelim. Altmış beş yaşında burasını terkederek yeni baştan hayata atılacak demektir. Bu yaştan sonra cemiyet kendisinden ne ümit edebilir, sorarım size? Biz hastalarımızı daha ziyade, terbiye ve fazilet aşısını kabul edecek çağda olanlardan seçiyoruz. Kart ağacın eğilmeyeceğini bldiğimiz için… İşte İmralı’da bir tek aksakallı görmemenizin sebebi budur!

Bu konuşmadan sonra, adını söylemeden 19 yaşındaki başka bir mahkûmun hikâyesini anlatır gazeteci. İçimize bir matkap sokulmuş da hiç durmadan dönen, sivri uçlu bir demirin içimizi oyması gibi bir duygu sarıverir bütün bedenimizi. Bir şeylere sövesimiz gelir ama kime ya da neye söveceğimizi bir türlü bilemeyiz.
“Bu da 19 yaşlarında bir çocuk.. Sergüzeşti çok acıklı… Babası zengin bir adammış. Ve bu zengin babanın gene zengin bir tütün tüccarından 60 bin lira alacağı varmış. Babası ölünce, tütün tüccarı bu parayı vermemiş. Yalvarıp yakarmalardan bir netice çıkmadığını gören bu 19 yaşındaki cahil çocuk - o zaman 18 yaşndaymış- işi silahla tek başına halletmeye karar vermiş. Ve borçlusuna tabanca ile iki el ateş etmiş. Tütün tüccarının burnu bile kanamadığı halde, hâdisede öldürme kastı olduğu için mahkeme kendisini beş buçuk sene hapse mahkûm etmiş. 
Mahkûm çocuk bunları anlatırken, yanımda oturan arkadaşlarından biri kulağıma eğilerek:
-    Talihe nasıl küfür etmezsin, dedi, eğer anlattığı gibi ise, bu çocuk belki de şu dakikada, bir Avrupa şehrinde tahsilde bulunacaktı. Zengin bir baban, bol paran olsun ve sonunda bunların hepsi elinden gitmiş olduğu halde seni alıp İmralı adasına tıksınlar! Talihe nasıl küfür etmezsin!”
(Tan gazetesi, 30 Eylül 1936, Çarşamba, Gazete Yayın no: 522, Sene: 2, s. 10, Selâhaddin Güngör’ün “İmralı Röportajları-3” başlıklı yazısından alıntı)
Bir de kunduracı Abdullah vardır İmralı’da, mahkemede “Beni idam edin!” diye bağıran Abdullah… Onun hikâyesi de acıklı bir hikâyedir, çok hüzünlüdür. Acı çeken her insanın hikâyesi gibi… Çünkü biliriz; cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir. Şimdi o acılı sesin ağzı biz olalım ve sözü kunduracı Abdullah’a bırakalım. Bize de utanç kalsın bu hikâyeden…

KUNDURACI ABDULLAH’IN HİKÂYESİ

“Anadolu’nun cenup vilâyetlerinden birindenim… Doğduğum yer İshak Hacı adında küçük bir köydür. Başımdan geçen hadiseden bir müddet evvel köyümüzü düşman işgal etmişti. Kara Ali isminde biri babamı düşmana haber verdi. Babam için, “Bu adam sizin aleyhinize çalışıyor” demiş. Kara Ali’nin bu ihbarı üzerine düşman babamı alıp götürdü. Babamın gitmesiyle beraber Kara Ali düşman neferiyle evimizi alt üst etti. Ne kadar paramız varsa aldı. Üç gün babam hakkında hiçbir malûmat alamadık. Dördüncü gün babamı bir katırın üstünde, ölüm halinde getirdiler. Kendisine işkence yapmışlar. Düşman neferleri, “Bizim aleyhimizde nasıl çalışırsın?” diye sualler sormuşlar. Babamdan cevap alamayınca ona söyletmek için tırnaklarının arasına kamış sokmuşlar, zavallıya çok işkenceler etmişler.
Babam bunlara tahammül edemedi, o gece öldü. Babamın ölümünden sonra bir gün mektepten döndüğüm zaman, hemşire bir kâğıt uzattı. “Bunu” dedi, “babanın eşyaları arasında bulduk”… Baktım, babamın vasiyeti! Sanki başına geleceği bilmiş gibi, Kara Ali’nin kendisine düşmanlığını vasiyetinde yazıyordu. Bundan başka vasiyetnamede benim için “Oğlum mektebe devam etsin”, kız kardeşim için de “Kızımı da evlendirin. Ben bu iki iş için de para ayırdım” diye yazıyordu. Gelgelelim o paraları da Kara Ali almıştı. Üstelik babamın vasiyetini okuduğumu öğrenen Kara Ali, benim kendisinden intikam almak niyetinde olduğumu sanıyordu. Bir gün mutlaka benim kendisini öldüreceğime inanmıştı. Halbuki benim aklımda katiyen böyle bir şey yoktu. Kara Ali benden kurtulmak için arkama Dörtyollu Mehmet adında birini koydu. Ondan sonra bu Dörtyollu başka bir cürümden idam edildi ya… neyse…
Dörtyollu bir gece önüme çıktı. Tabanca ile bana ateş etmeye başladı. Yanımda benim de tabancam vardı. Hemen çıkardım, ben de ateşe başladım. Dörtyollu korktu, kaçtı. Fakat Kara Ali her gün arkama adam koyuyor, her gün beni öldürtmek fırsatını kolluyordu. Dörtyollu ikinci defa benim için pusu kurdu. Bu sefer onun attığı kurşunlarla vuruldum. Hastaneye düştüm, üç ay yattım, çıktım gene Kara Ali’nin adamları peşimi bırakmıyor. Nihayet, ne yalan söyleyeyim, ben de bu adamı öldürmeye karar verdim. Silah tedârik ettim. 
Bir gece Kara Ali’nin evine girdim. Kara Ali, kardeşi ve amcasının oğlu ile oturup yemek yiyordu. Derhal ateş ettim. Kendimi bilmiyorum, mütemadiyen kurşunları boşaltıyordum. Üçü de kanlar içinde kalmıştı. Kara Ali ile kardeşi öldü, amcasının oğlu iyi oldu. 
Mahkemede vakada kasıt olduğunu söyledim. “Beni idam ediniz!” dedim. Fakat yaşım dolayısıyla cezamı 26 seneye indirdiler. Şimdi burada bambaşka bir adam oldum. Bu eski vakayı hatırladıkça kendi kendimden utanıyorum. Arada intikam, kin, zulüm ne olursa olsun, insan başka birinin kanını ne hakla dökebilir? 
Hapishane benim için bir mektep oldu. Hiç bilmediğim halde burada kunduracalık öğrendim. Yaptığım terlikler İzmir, Ankara, İstanbul sergilerinde üç kere birincilik kazandılar. 13 sene içinde yaşamasını öğrendim. Baştan başa değiştim. Bugün bir tavuk keserken yüreğim sızlar. 
Bu sırada 747 numaralı mahkûm kunduracı Abdullah’ın macerasını dinleyen arkadaşları bana:
-    Valla öyle bayım, size yemek hazırlamak için birkaç koyun kesilecekti. Mahkûmlardan her biri, “Kan dökmek güç geliyor” diyerek koyunlardan uzaklaşıyorlardı. Hayvanları güç hal ile kestirdik. 
Vaktiyle üç dört insan kanı dökenlere bugün koyun kesmek bile güç geliyor.” (Akşam gazetesi, 5 Eylül 1938, Pazartesi, Gazete Yayın no: 7144, Sene: 20, s. 7)