Güzel mevsimin sessiz bedeli: Alerji

Abone Ol

Bahar, herkes için aynı gelmiyor. Bunu kabul etmek lazım ama kimse pek kabul etmiyor. Sokakta yürüyenlere bakıyorsun; güneş gözlüğü, hafif bir rüzgâr, yüzlerde o meşhur “nihayet geldin” ifadesi. Aynı sokakta bir başkası var, o da sen oluyorsun genelde, gözler kızarmış, burun desen ayrı bir hikâye. Mendil cepte değil, elde taşınıyor artık. Bir nevi ekipman. Bahar dediğin şey aslında biraz abartılıyor olabilir. Çünkü doğa uyanıyor deniyor ama insanın bağışıklık sistemi de aynı anda alarma geçiyor. Ağaçlar çiçek açıyor, evet. Ama o çiçeklerin saldığı polenler havada dolaşıp gelip burnuna yerleşiyor. Ve orada kalmıyor, gözde, boğazda, ciğerde… Kısaca vücut “misafir kabul etmiyoruz” diye bağırıyor. Günlük hayatın ritmi de değişiyor bu yüzden. Sabah cam açma meselesi bile stratejik karar haline geliyor. Açsan bir dert, açmasan başka. Çamaşır asmak desen, dışarı asılan çamaşırın mis gibi kokması gerekirken, üstüne görünmeyen bir tabaka çöküyor. Sonra giyiyorsun onu, bütün gün kaşın. Mantıklı değil ama oluyor. Bir de işin psikolojik tarafı var, onu kimse yazmıyor pek. Sürekli hapşıran bir insanın sinirli olmaması mümkün mü? Değil. Uykun bölünüyor, enerjin düşüyor, birine bir şey anlatırken cümlenin ortasında “hapşu” diye kesiyorsun. Ciddiyet gidiyor. Hayatın temposu aksıyor yani, küçük küçük ama sürekli.

YAŞAM KALİTESİ

Zaten uzmanlar da boşuna demiyor; bu durum hafif gibi görünse de günlük yaşam kalitesini ciddi etkiliyor. Uyku, iş, sosyal hayat… Hepsine ufak ufak dokunuyor.
En tuhafı şu: Bahar güzel bir şey diye öğretilmiş bize. Öyle olması gerekiyor gibi. Ama herkes için öyle değil. Parkta otururken biri çiçek kokusunu içine çekiyor, diğeri nefes almaya çalışıyor. Aynı sahne, iki ayrı gerçek.

Belki de mesele şu: Baharı olduğu gibi kabul etmek. Filtrelemeden. Biraz romantizm, biraz kaşıntı, biraz sabır. Hepsi karışık.
Ve evet, kimse söylemiyor ama söyleyelim: Bahar biraz da mücadele mevsimi. Öyle pastel renkli falan değil, bayağı gerçek. Hatta yer yer sinir bozucu. Ama yine de… Arada bir esen rüzgâr var, o iyi geliyor. Hapşırmadan yakalarsan tabii. Bir de şu var, kimse açık açık söylemiyor: Bahar biraz eşitsiz bir mevsim. Kimi piknik planı yapıyor, kimi eczane. Aynı şehirde, aynı gün. Hatta aynı bankta oturuyorsun, biri kahvesini yudumluyor, diğeri gözünü açamıyor. Adil değil, ama hayat zaten pek oralı değil bu konularda.
Toplu taşımada daha da garip oluyor. Bir kişi hapşırınca herkes bir anda hafif geriliyor. Oysa mesele virüs değil, polen. Anlatamıyorsun. “Yok yok alerji” diyorsun ama kimse tam ikna olmuyor. Sen de olmuyorsun zaten, çünkü üçüncü hapşırıktan sonra sen de kendinden şüphe etmeye başlıyorsun. Akşam eve gelince o günün bilançosu çıkıyor bir şekilde. Gözler yanıyor, burun tıkalı, hafif bir baş ağrısı. Gün kötü mü geçti? Aslında hayır. Ama iyi de diyemiyorsun. Arada bir yerde, tam tarif edilemeyen bir şey. Belki de bu yüzden bahar, en çok sabır isteyen mevsim. Güzelliği var, tamam. Ama bedava değil.