“Cumhuriyet, bir ülkenin halkın kendi kendini yönetmesi” demek. Ama bu topraklarda, bu cümle çoğu zaman yalnızca siyasi nutuklarda yankılanıyor; ekonomideyse sessiz bir ironi gibi duruyor. Cumhuriyet 102 yaşında… Yani bir asırdır halk, teoride kendi kaderini çizebiliyor.
HAYDİ SORALIM
Halk gerçekten kendi kendini yönetiyor mu, yoksa sadece sandıkta oy kullanan bir figür mü? Eğer yönetiyorsa, neden milyonlar hâlâ asgari ücretle geçinmeye çalışıyor? Kendi yönettiği devlette neden hep kaybeden konumunda? Bu kaybetme hali, ekonomi mi, politika mı, yoksa biz mi farkında değiliz?
Belki de asıl soru şu: Cumhuriyet halkın kendini yönetmesi demekse, bu yönetim halkın cebine, sofrasına, emeğine ne kadar dokunuyor? Halkın cebinde Cumhuriyet ne kadar var, yoksa sadece isimde mi yaşıyor?
KALKINMANIN KENARINDAKİ HALK
Cumhuriyet, 1923’te yalnızca bir rejim değişimi değil, aynı zamanda bir kalkınma hamlesiydi. Osmanlı’nın çöküşüne yol açan eksiklikleri telafi etmeyi amaçlayan bir ekonomik manifestoydu. O dönemde devletçilik bir ideoloji değil, zorunluluktu: Sermaye yoktu, sanayi birikimi yoktu. Cumhuriyet, “yerli üretim” kadar “yerli umut” da yaratmalıydı.
Peki, bir yüzyıl sonra tablo ne diyor? Ülke sanayileşti, şehirleşti, küreselleşti. Ama geniş halk kitlesi, yani cumhuriyetin asıl sahibi olan emekçiler hâlâ kalkınmanın kenarında, refahın uzağında. Siyasi başarı kutlanıyor ama ekonomik başarı halkın cebine ulaştı mı?
Halk, kendi emeğiyle üretiyor ama kazancına yansıyan ne kadar? Bir asırdır kendi kendini yönetiyor ama hâlâ yaşamını sürdürmek için borçlanmak zorunda mı? İşte bu sorular, cumhuriyetin ekonomik yüzünü ölçen gerçek aynadır.
ASGARİ ANAYASA
Asgari ücret, bir ülkenin en sessiz anayasasıdır. Kağıt üzerinde bir rakam, ama gerçekte adaletin en çıplak ölçüsüdür. 1951’de bir işçinin cebinde 28 TL vardı; 2025’te aynı cebin içinde 22 bin 104 TL. Nominal olarak büyüyen rakamlar, reel olarak küçülen halkın yaşamı karşısında ne ifade ediyor? Enflasyon, fiyat artışı derken, halk cebinde eriyen umutlar biriktirdi. Cumhuriyetin özü der ki: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Ama bugün Türkiye’de geçim, sanki “kaydı şartsız enflasyonundur.”
KALKINMADAN KOPUŞ
Cumhuriyet bir zamanlar “Kalkınma Cumhuriyeti” ydi. Bugün ise, tüketim cumhuriyeti olma yolunda ilerliyor mu? Ekonomi büyüyor, ama halkın payı o büyüklüğün neredeyse kum tanesi kadar küçük.
1951’de asgari ücret, kişi başı gelirin dörtte biriydi. Bugün yirmi dokuzda biri… Bu tablo sadece bir ekonomik veri değil; cumhuriyetin sosyoekonomik ruhunu yansıtıyor. Bir ülke büyüyor ama işçisi küçülüyorsa, halk gerçekten kendi kendini yönetebiliyor mu?
Halkın büyüyen şehirlerde emeği, kazancı ve yaşam standardı neden aynı hızla büyümüyor? Devletin resmi başarıları halkın cebine ne kadar yansıyor?
UNUTULAN KURUCU
Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylü “Milletin efendisi”ydi; çünkü ülkenin bütün değerini o üretiyordu. Bugün asgari ücretli, aynı emeğiyle ekonomiyi döndürüyor ama efendi değil, borçlu. Emeğin itibarı, üretimin onuru, sofranın bereketi enflasyon ve gelir adaletsizliği gölgesinde kalıyor.
Peki, muasır bir medeniyetin Cumhuriyeti, asgari bir hayatla yücelebilir mi? Emek hâlâ saygı görüyor mu, yoksa sıradanlaştırıldı mı?
YÖNETEN HALK NEREDE?
Cumhuriyet, halka “kendi kaderini tayin etme” hakkı verdi. Ama bu kader pazardaki fiyat etiketine, bordrodaki net maaşa sıkıştı. Halk kendi yöneticisini seçebiliyor; ama kendi geçimini belirleyemiyor. Eğer yönetmek sadece sandığa gitmekse, ekonomik kaderine müdahale edemeyen halk gerçekten bir cumhuriyetin paydaşı olabilir mi? Cumhuriyet, siyasi olarak “halkın”, ekonomik olarak sermayenin elinde olabilir mi?
YENİ YÜZYILIN EŞİĞİ
Dünya dönüşüyor; sanayiden dijitale, emeğin biçimi değişiyor. Ama emeğin değeri hâlâ aynı yara: adil olmayan paylaşım. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, eğer halkın gerçekten kendi kendini yöneteceği bir yüzyıl olacaksa, bu yalnızca seçimle değil; gelir adaleti, üretim hakkı ve onurlu ücretle mümkün olmalı.
Asgari ücreti rakamsal olarak artırmak mı mesele, yoksa asgari yaşamı ortadan kaldırmak mı? Cumhuriyet’in 100 yıllık mirası, herkes için eşit fırsat ve insanca yaşam sunabiliyor mu?
CUMHURİYET HALK İÇİN OLMALI
Cumhuriyet 102 yaşında. Yüz iki yıldır bir halk kendi kendini yönetiyor ama hâlâ kendi emeğini yönetemiyor, refahını belirleyemiyor, ekonomik geleceğini tayin edemiyor olabilir mi? Eğer cumhuriyet, “halkın kendi kendini yönetmesiyse,” önce halkın cebini, sofrasını ve emeğini yönetmesi gerekir. Çünkü bir ülkenin özgürlüğü sandıkta değil; mutfakta, pazarda, maaş bordrosunda sınanır. Ve eğer halk bu sınavda her yıl biraz daha kaybediyorsa, cumhuriyetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni bir anayasadan çok, yeni bir vicdandır. Toplumun refahı, zenginlerin gösterişinde değil; en alttakilerin onurunu koruyabilmesinde saklıdır.