Kierkegaard, “Hayat çözülmesi gereken bir problem değil, yaşanması gereken bir gerçekliktir.” sözü içinde ne çok gerçek barındırıyor.
Yaşam sadece çözülmesi gereken bir sorun değildir aslında bir davettir. Yaşam bizi kırgınlıklarımız ve hayal kırıklıklarımızla var olmaya adım adım kendisini keşfetmeye çağırır.
Hepimiz farklı şekilde yaşamı çözmeye çalışıyoruz. Doğru baş etme yöntemini bulmaya, hayatın anlamının ne olduğunu anlamaya, eksikliklerimizi tamamlamaya çabalıyoruz. Tüm bu çabalarımızın altında daha huzurlu, daha başarılı, daha yeterli hissetme isteğimiz var. Ama hiç fark ediyor musunuz? Yaşamı çözmeye çalışırken hayatı kaçırıyoruz. Çünkü hayat çözülmesi gereken bir sorun yumağı değil, hayat bir davettir.
Hayatımızı çözülmesi gereken bir sorun olarak görmeye başladığımızda; kendimizi sürekli düzeltilecek bir şey gibi hissetmeye başlarız. Sanki baştan sona yanlış yapılmış bir projedeymişiz gibi… Oysa hayat bizi çözmeye çalışıyor mu? Hayır, hayat bizi yaşamaya davet ediyor. Hayat bizi neşemizle, kederimizle, sorularımızla ve cevapsızlıklarımızla davet eder. Ve hayatın bizden istediği şey eksik, kırılgan ve en şaşkın halimizle bile hayatın içinde kalmaya devam etmemiz.
Sürekli çözüm arayışında olmak, bir tür kaçıştır. Hislerimizi bastırarak kontrolümüzü kaybetmemek için plan yaparak hayatımızı anlamlı kılamayız.
Varoluşçu terapi de “Hayat sonuç değil, süreçtir.” der. O yüzden hayatı tam anlamı ile anlamak için nihai hedef koymak yerine adım adım yaşama doğru yön alıp yaşamın anlamını bu şekilde keşfetmeliyiz. Küçük ama derin adımlarla başlamak… Örneğin günde 5 dakika nefesini ve varlığını hissederek yaşamak. Duygularını batırmak yerine onlara hoş geldin demek. Partnerini çözmeye çalışmak yerine onunla hissetmeye cesaret etmek. Kırılganlığı zayıflık değil; insanlık olarak görmek.
Evet, hayat bir problem değil, bir masa, bir yolculuk bir davettir. Bizden mükemmel olmamızı değil, varlığımızı istiyor.
Sevgilerle…