“Herkes Gibi Dertli / Ümitli Herkes Kadar”: Cahit Sıtkı’nın‘ Solculuğu’

“Bu el titremesi kadeh tutarken / Bu yaşta nasıl koyuyor insana / Orhan gibi vaktinde gitmek varken / Değer mi oyalanmana / Rakıdan tütünden beter alışık olduğumuz korkunç güzel bir şey var / Tutmuş bırakmaz bizi bir sıkımlık / Canımız çıkana kadar” (Cahit Sıtkı’nın ‘Korkunç Güzel’adlı şiiri)

Abone Ol

Ne zaman Cahit Sıtkı’yı okusam, şairle ilgili yazılmamış, hakkıyla incelenmemiş o kadar çok şey çıkıyor ki karşıma... Bir tutturmuşlar; ‘ölümün şairi’, ‘çok içen şair’, ‘mutsuzluk ve ölüm korkusundan başka bir şey bilmeyen adam’ falan filan... Çok sinirleniyorum bu duruma. Yahu öyle değil, ‘yakından bakmazsanız göremezsiniz’ desem kimin umrunda ki?

Cahit Sıtkı’yla ilgili yazılmış bir yazıda, şairin solculuğuna dair bir tümce gözüme ilişti. Şaşırdım kaldım. Cahit Sıtkı’nın siyasetle ilgisini kurcalayıp, siyasi bir şair olmayan Cahit Sıtkı’yla ilgili ‘acaba ben mi gözden kaçırdım bir şeyleri?’ derken, ortaya son derece ilginç bir durum çıktı. Ben de bunu konunun ilgilileriyle paylaşmak için bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Cahit Sıtkı’nın en büyük solculuğu, Nazım Hikmet Bursa’da hapiste yatarken ona bir kaç şiir yazmasıdır bana kalırsa. Örneğin; “Bir Şey ki” ya da “Amerikan Bezi Üç Buçuk Arşın”(*’Kim Kime Dum Duma’ olarak da bilinir) adlı şiirlerini Nazım’a yazdığını biliyoruz. Hoş, son derece iyi niyetlerle yazılmış olsalar da, bu şiirleri okuyan Nazım sinirlenmiş özellikle ‘Bir Şey ki’ şiirine karşı bir şiir kaleme almıştır.

Cahit Sıtkı, ‘Bir Şey ki’ şiirinde şöyle seslenir hapisteki koca şaire;

“Bir şey daha var yürekler acısı / Utandırır insanı düşündürür / Öylesine başka bir kalp ağrısı / Alır beni tâ Bursa’ya götürür. / Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş / Otur denmiş oracıkta oturmuş / Tâ yüreğinden bir türkü tutturmuş / Ne güzel şey dünyada hür olmak hür / Benerji Jokond Varan Üç Bedrettin / Hey kahpe felek ne oyunlar ettin / En yavuz evlâdı bu memleketin / Nâzım ağbey hapislerde çürür”.

Büyük bir iyiniyet ve sevgiyle yazılmış olmasına karşın; şiirde kullanılan, “bir garip kuş”, “otur denmiş oracıkta oturmuş”, “hapislerde çürür” gibi sözler Nâzım’ı öfkelendirir. Bu öfkesini şairce dillendirir Nazım Hikmet. “Yatar Bursa Kalesinde” diye bildiğimiz şiir, işte bu öfkenin doğurduğu bir şiirdir.

“Sevdalınız komünisttir / On yıldan beri hapistir / Yatar Bursa kalesinde / Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar / En âlâ bir mertebeye ermiş yatar / Yatar Bursa kalesinde / Memleket toprağındadır kökü / Bedreddin gibi taşır yükü / Yatar Bursa kalesinde / Yüreği delinip batmadan / Şarkısı tükenip bitmeden / Cennetini kaybetmeden / Yatar Bursa kalesinde.”

Mehmed Kemal, 1977 yılında,

‘Acılı Kuşak’ adlı kitabında, Cahit Sıtkı’yla nasıl tanıştıklarını anlatırken, (*İki yazarı Şahap Sıtkı tanıştırmıştır) onun Paris’teki radyoculuk günlerinde faşizme karşı direnen biri olduğunu, radyo programlarında bir örgütçü gibi çalıştığını söyler. Böyle davranan birinin de siyasi görüşlerinin, -doğal olarak-sol görüşlere yakın olma ihtimalini sezdirir okuyucusuna. Her ne kadar zorlama da olsa, Cahit Sıtkı’nın ‘solculuğuna’ dair bir işaret olarak görünen bu izi takip ettiğimizde, ortaya Mehmed Kemal’i şaşırtan bir sonuç çıkar.

“Cahit Sıtkı’yı Paris’ten döndükten sonra tanıdım. Ama daha Paris’teyken mektuplaştığı arkadaşlardan adını duyardım. Faşizmin kara bir bulut gibi Avrupa’ya yayıldığı sırada, bir Fransız radyosunda spikerlik yapıyordu. Yurttaşlarına, Türkçe olarak faşizm belasını ve kötülüğünü anlatıyordu. Faşist saldırganlar, bulunduğu bölgeye doğru gelince bir bisiklete atlayarak kaçmış. Yolda uçakların makineli tüfek ateşine tutulmuş, bir rastlantı olarak yaralanmadan kurtulmuş. Yakında memlekete dönüyordu (...)Sonunda döndü. Avrupa savaş içinde, biz savaşın eşiğindeydik. Düşman sınırlarımıza yanaşmıştı. Karne ekmeği yiyorduk. Ankara’da Sakarya Caddesi’nde, şimdi işkembeci olan yerde bir lokanta vardı. Şairler, sanatçılar, yazarlar oraya çıkarlardı. Basit bir işçi lokantasıydı. İçki satmazdı. Herkes şişesini alır, giderdi. Cahit’i burada tanıdım. Ne yalan söyleyeyim, düşlediğim Cahit’e benzemiyordu. Gerçekteki Cahit ile düşümdeki Cahit arasında ilinti kuramadım. Hatta düş kırıklığına uğradım. Ufak tefek bir adamdı. Yanağında Diyarbakır çıbanı göze çarpıyordu. Usturayı ne kadar çalarsan çal, kazınmayacak gibi görünen sakalları vardı. Konuşması tutuktu. Hatta biraz kekeme. Bundan olacak, az konuşurdu.“

Yazarın Cahit Sıtkı’yla ilgili şaşkınlığını bir kenara bırakalım. O uzun yazıda Mehmed Kemal, Cahit Sıtkı’nın solculuğu üzerine de ilginç bir paragraf yazar. Sanki,‘Cahit Sıtkı neden solcu değil ki?’ der gibidir Mehmed Kemal. Cahit Sıtkı’yı; insan sevgisi yüksek ama bir sanatçı olarak, siyasetin kavgacılığına uygun olmamakla suçlar gibidir. Onun solculuğunu anlatırken amiyane sözler kullanmayı tercih eder. Onun neredeyse ulusalcı bir kimlik olduğundan, Nazım’a da sadece ‘hakkı yenmiş bir şair abisine duyduğu acıdan’ şiirler yazdığının altını çizer sanki. İlgili paragrafın sonunda Cahit Sıtkı’nın ne kadar ‘solcu’ olduğunu çok ilginç bir nedene dayandırarak anlatır.

“Cahit bir ara solculuğa da merak sardıydı. Atatürkçü ve ilerici gençlerin kurduğu Türkiye Gençler Derneği’ne üye olmuştu. Dernekte şiir üzerine bir de konferans verdi. Nâzım Hikmet hakkında ... şiirlerini(de) bu dönemde yazmıştı. Bu şiirler çok ilgi görmüştü. Fakat memuriyet, çevresindeki insanların baskısı, mizacının bu türlü işlere yatkın olmaması sonucu sonradan böyle şiirler yazmaktan vazgeçti. (...) Kültürünün de siyaseti benimsemeye uygun olmadığını sanıyorum. Çünkü solculuk ve siyaset tartışmaları açıldığı zaman hep susardı. Sosyalizm teorisi üzerine hazırlıklı değildi. Zaten susan bir insan olduğundan, bu konular açıldığı zaman hiç konuşmazdı. Yüreğindeki insan sevgisi, kimseyi kırmak istemeyişi, elindeki avucundakileri dostları ile paylaşması, yaşantısı, onu da polis dosyalarına “solcu” olarak sokmuştur.”

“Göğüs germeye ne kadar alışık olsan da iyi bil / Aldanıp düş kurmaya değmez artık gerçek bizden değil / Amerikan bezi üç buçuk arşın gerisini umma / Âlemde ha ölmüşün ha kalmışın / Kim kime dum duma.” (Cahit Sıtkı’nın ‘Kim Kime Dum Duma’ şiirinden alıntı...7 Mayıs 1948)

Dönem siyasetinin karmaşası düşünüldüğünde, bu şiirin seslenişi, biraz ‘bohem’, biraz ‘bencil’ ve hatta ‘serkeş’ bile bulunabilir. Ancak her ne kadar, en çok içki içmesiyle, ölüm korkusu ve münzevi kişiliğiyle bilinse de, Cahit Sıtkı’nın son derece dürüst ve kendinden emin bir sanat anlayışı vardır.

"Nasıl yazdığımı ben de açıkçası bilmiyorum, dersem şaşmayınız. Şiirde bu hiç belli olmaz. Yemek yerken ya da yolda giderken bir dize geliverir, galiba Valéry'nin yukardan inen dizesi gibi bir şey. Bakarsınız, o zamana kadar karanlık gördüğünüz bir dünya birdenbire aydınlanmış. Artık o dize kılavuzunuz olur, yazacağınız şiiri, konusunu, biçimini, boyunu bosunu, hepsini o belirler. Ve o şiir bitinceye kadar siz işgal altında bir ülke gibisiniz. Dairede çalışmanızı, yemenizi, gezmenizi, uykunuzu ona ayırmak zorundasınız. Şiir bitmeden bu hantise'den (*saplantıdan) kurtulamazsınız. Bu arada kalbinizin, sinirlerinizin, kafanızın, hatta kollarınız ve ayaklarınızın akıl sır ermez bir işbirliği halinde çalıştığını görürsünüz. Gerçekten güzel şiirlerdeki canlılık belki de buradan geliyor. Şiirle hayat arasındaki bu sıkı ilişkiye inandığım içindir ki, şiiri hiçbir zaman bir düşüncenin kanıtlanması, bir dâvanın savunulması, bir felsefe sisteminin sunulması olarak düşünmedim. Şiirin yapısının gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin özgürlük aşkıyla da açıklanabilir. Bunun için, baskı rejimlerinde ilk isyan bayrağı açanların daima şairler olduğuna şaşmamak, bunu doğal karşılamak gerekir."

Mehmed Kemal, Cahit Sıtkı ve Nazım ilişkisi üstüne bir anıdan da söz eder kitabında. Yine içki, yine sanatı ve sanatçıyı izleyen karanlık giysili, karanlık yüzlü adamlar, yine korku iklimi ve yine şiir vardır anıda...

“Bir gece, başına bir hâl geldi. Fethi Giray’la içkiyi fazla kaçırdıkları bir gece Yeni Bar’a gitmişler. Otururlarken yanlarına şiirseven birkaç kişi gelmiş. Fethi’nin cebinde pelür kâğıda yazılı, Nâzım Hikmet’in “Kalbimin yarısı buradaysa doktor, yarısı Çin’dedir” diyen şiiri var. Çıkarmış, Fethi onu okumuş. Yanlarında oturan bir asistan “Nâzım’ın şiirini okuyorlar. Komünizm propagandası yapıyorlar” diye bunları ihbar etmiş. Polisler Cahit’le Fethi’yi toparlayıp gece yarısı karakola götürmüşler. Oradan da suçüstü mahkemesine… Nöbetçi Hakim Melahat Ruacan imiş. Karşısına çıkmışlar. Bu arada Cemal Yeşil’e de haber salmışlar. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, ilgili yerlere söylemiş. Yargıç Melahat Ruacan, ilgili yerlerin uyarmasına gerek kalmadan, tanıkları azarlamış, sanıkları da salıvermiş. Cahit bu olaydan çok korkmuştu. Hatta bir süre meyhanelerde görünmedi.” (Meraklısına Not; 1947 yılında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinde olan Cemal Yeşil de, Cahit Sıtkı gibi Diyarbakırlıdır ve şairin uzaktan akrabasıdır. 1951-1956 yılları arasında Kâbil Büyükelçiliği, 1956-1960 yılları arasında Budapeşte Büyükelçiliği, 1960-1962 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Başhukuk Müşavirliği, 1962-1965 yılları arasında Varşova Büyükelçiliği görevlerinde bulunan Yeşil, 1965 yılında emekli olmuştur. Mülkiye Marşı'nın güfte yazarı olan Cemal Yeşil, 1950 yılında ‘Rubaîler’ adıyla bir de şiir kitabı çıkarmıştır. Cemal Yeşil, 27 Kasım 1977 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.)

Mehmed Kemal, ‘Acılı Kuşak’ kitabının başka bir yerinde, Baki Süha Ediboğlu’na dayandırarak, Cahit Sıtkı’nın, polis şubesine çağrıldığını ve nedenini açıklamadığı bu karakol hikâyesinde şaire; “maymun suratlı iblis” diye hakaret edildiğinden söz eder.

“Tutsam ellerinden ağlarsın / Benek benek büyür karanlığım / Nokta nokta korkutur seni / Tutsam ellerinden ; ağlarsın... Toprak kokar avuçlarım, kan kokar / Ben hoyrat gecelerde boy atmış fidan / Boz bulanık sularda yıkanmış, arınmışım / Geceleri çok yakınım yıldızlara / Işığa çıkınca bir karışım... Tutsam ellerinden ağlarsın / Doğduğum köyü bir bilsen / Gece gecemden büyük / Acısı acımdan derin/ Tutsam ellerinden, üşür ellerin!” (Cahit Sıtkı’nın ‘Tutsam Ellerinden Ağlarsın’ şiiri)

Siyasi sayılabilecek bir başka olay da, Cahit Sıtkı’nın hayatının aşkı, biricik ve doyamadığı eşi Cavidan Tınaz’ı kendisine eş olarak istediği günlerde gerçekleşir. Cavidan Tınaz’ın babası, ‘solcu’ olduğu ve çok içtiği gerekçesiyle, Cahit Sıtkı’ya kızı Cavidan’ı vermek istemez. Cahit Sıtkı ne yaptıysa, Cavidan Tınaz’ın babasını ikna edemez. Araya kendisi de Mülkiye Okulu’ndan mezun olan, okuldaşı ve o dönemin Emniyet Genel Müdürü Haluk Nihat Pepeyi girer.(1900-1972) Pepeyi’yi bu konuda bir ricasıyla yönlendiren ise 1945 yılından beridir Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yapan ve Cahit Sıtkı’yı bir şair olarak çok seven Nurullah Ataç’tır. Haluk Nihat Pepeyi, Cahit Sıtkı’nın solcu olmadığına dair adını koyar ortaya. Ne de olsa Emniyet Genel Müdürü olarak, birinin solcu olup olmadığını ondan daha iyi kim bilebilir ki? Baba ikna edilir ve Cahit Sıtkı, 4 Temmuz 1951-Çarşamba günü, Ankara Anadolu Kulübü’nde yapılan bir törenle Cavidan Tınaz’la evlenir.

Cahit Sıtkı’nın olmadığı halde ‘solcu’ ilan edilip, yüzüne ‘maymun suratlı iblis’ diye bağıran, kendi ülkesinin polisleriyle; okumak için gittiği ama savaş çıkması nedeniyle yarım bırakarak Türkiye’ye dönmek zorunda kaldığı Fransa’da yaşadığı trajikomik bir polis hikâyesinden söz edip yazıdan çıkalım.

“Cahit Sıtkı, Paris’teyken, her akşam aynı içkili kahvede içki içermiş. Kahvenin önündeki trafik polisi tanırmış kendisini. Ve meyhaneden çıktığı zaman polis, caddenin trafiğini durdururmuş. Ufacık tefecik ozan, paytak adımlarıyla yalpalaya yalpalaya caddeyi rahat ve sakıncasız geçsin diye… Koskoca bir Paris caddesi. Durmuş bekleyen yüzlerce araba… Ve ortada bir kaldırımdan ötekine doğru zigzaglar çizerek yürüyen küçücük bir adam… Her akşam tekrarlanırmış bu sahne...”(Baki Süha Ediboğlu, ‘Bizim Kuşak ve Ötekiler’, Varlık Yayınevi,1968)

Hiç kuşku yok ki, Cahit Sıtkı’yla ilgili ne yazacak konu biter, ne de araştırılacak ayrıntı... Ama n’olur diyorum çoğu zaman içimden; ‘N’olur şu vahşi tanımcılıktan uzak dursak keşke! İyice okuyup, mahkeme etmeden, kulaktan dolma bilgilerle, çocukların da okuduğu internet denen bilgi mezbahasında katliam yapmasak!... Etraflıca incelemeden ve emin olmadıkça yargılamasak kimseleri... Üç tane kendini bilmez bizi ‘takip edecek diye’ atmasak palavraları’...

"Bir sanatkârın herhangi bir şekilde himaye edilmesine taraftar değilim. Sanatkâr, hayat kavgasında yalnız kala kala, mağlup ola ola kendini olgunlaştırır. Ekmeğini kazanmak için başka bir iş tutması mı lazım? Tutsun. Yazacak şeyi varsa herkesin uyuduğu saatlerde yazar. Sanatkâr bu haysiyetini idrak etmeli ve asla uşak veya dalkavuk derecesine düşmemelidir." (Varlık, 1 Mart 1951)

Yazımızın sonunda söyleyeceğim şey içimi acıtsa da söylemek zorundayım. Varlıklı bir ailenin soylu çocuğu olarak; taksiciye verecek parası olmadığı için altın saatini verecek kadar paradan uzak olan Cahit Sıtkı için ‘solculuk’ diye bir şey yoktur. Yoktur yok olmasına ya; çok gariptir ki, ‘solcu’ damgası yediği için Ankara, Hacı Bayram Camisi’nde cenaze namazı kılındıktan sonra Asri Mezarlığa gömülen cenazesi, siyasi polis kordonu ve gözetimi altında kaldırılmıştır yine de... Ankara’daki bütün sanatçılar oradadır. Hakkında dosya tutan polisler de... Ne tuhaf değil mi?

“Faniliğinde ömrün / Herkes gibi dertli / Ümitli herkes kadar / Ne de olsa memnun yaşamaktan / Bak nasıl adım atıyorum / Rakı içercesine / Yâri öpercesine / Sarhoş öylesine / Kim bana söyleyebilir / Bulutlar mı geçiyor başımın üstünden / Ben mi gidiyorum bulutlar altında? (Şairin ‘Bugün’ adlı şiirinden alıntı / 15 Aralık 1941)