in ,

Hindistan’dan İzmir’e bir ritim yolculuğu

Ömrünü bir müzik aletine adamış, Hint kültürünün 400 yıllık kadim bir vurmalı çalgısı tabla konusunda, hem müzisyen hem yapım ustası olarak ünü Hindistan’a kadar uzanmış Gürkan Özkan’ın

Çift gövdeli bu vurmalı çalgı dünya üzerinde öğrenmesi en zor olanlardan.
Henüz çocukken duyduğu bir sesin ardından gidip, dünyanın bin bir yerini gezmiş Gürkan Özkan. Ömrünü bir müzik aletine adamış, Hint kültürünün 400 yıllık kadim bir vurmalı çalgısı tabla konusunda, hem müzisyen hem yapım ustası olarak ünü Hindistan’a kadar uzanmış kendisinin… Daha sonra birde eline kalemi almış ve tabla sanatını anlatan tek Türkçe kitabı o yazmış. İstanbul doğumlu Gürkan, duyduğu şeyleri çok küçük yaşta genelde ritmik olarak hissetmiş ve taklit etmeye başlamış. Sonra sonra her çocuk gibi futbolu bırakıp sanata eğilmeye başlamış. Kendisiyle yaptığım röportajda müzikle geçmiş bir hayatı anlattı.

‘TEF ÇALARLARDI’

Müziğe giriş hikayeniz nedir?
Kırşehirli üç çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Ailemde müzisyen olmasa da anneannem ve halam tef çalardı. Hatta bu yüzden köyden kovulduğu rivayet edilir. Ben çocukluğumdan beri müziğe ilgi duyuyorum. Her çocuk gibi futbol oynardım ama yavaş yavaş kendimi güzel sanatlara daha yakın hissettim. öyle bir kurgu yapmış ki, Gürkan da vurmalı çalgılara heveslenmiş ilk gençliğinde.
-Müzikle ilişkiniz eskiye hatta çocukluğunuza dayanıyor, tarihin tekerrürü tıpkı ailenin kadınları gibi sizde ritim sevdalısı olmuşsunuz. Peki ya tabla ile nasıl tanıştınız?
-Sahaf dolaşmayı çok severim Kadıköy’de bir dükkanda çalan bir albüm dikkatimi çekti, sonra öğrendim ki büyük Sitar ustası Ravi Shankar’ın Tana Mana albümüydü. Çalan ritim enstrümanı beni içine öyle çekti ki aşkından pervane oldum. İlk önce kaç kişi çalıyor diye merak ettim, meğer tek kişi çalıyormuş. Etrafıma sorduğumda, ‘Tabla çok zordur, sakın o işe girme’ deseler de ben bir şekilde İstanbul’da çok iyi olmayan bir tabla buldum. Buldum ama ses nasıl çıkar nasıl çalınır bir fikrim yok, kimse de yok çalan tanıdığım… Daha sonra Engin Hocam vardı Amerika’dan gelmiş bir tabla kitabı hediye etti.
Kitabı elinize aldınız, artık hayran kaldığınız sesi siz icra edeceksiniz nasıl çalıştınız, ne gibi süreçlerden geçtiniz?
Araştırırken ben gelenekselini öğrenmem lazım dedim. Kendi başıma üç ay evden çıkmadım bir şekilde yeteneğimle ve çok çalışma ile sahneye adım atacak kıvama gelmiştim. Aslında bu kesinlikle bu enstrümanı öğrendiğim manasına gelmiyordu, Zaman içerisinde tecrübe ederek hakimiyetim artınca Doğan Canku beni bir projesine aldı. Konservatuar istedim ama imkanlar… Bende 99 depremi sonrası ünlü ritim ustası Oktay Temiz’in peşine düştüm. İstanbul’da konseri olduğunu duydum, gittim ve tanıştım. 2000 senesinde Okay Temiz ile İstanbul Caz Festivali’nde sahne aldım. Sonra Engin Gürkey ile tanıştım. Her ikisi de beni usta çırak ilişkisi içerisinde alıp konserlere götürdüler. Yani beni türkü barlardan alıp, Uluslararası Caz Festivali’ne koydular. Zaten ardından Aşkın Arsunan sayesinde 2004’te John Scofield ile aynı sahneyi paylaştım…

CEPTE RADYO

Kendi kendinize öğrendiğiniz enstrüman ile uluslararası bir nitelik kazandınız ve konserlere gittiniz? Yolculuğunuz nasıl devam etti?
Buziki Orhan, Nedim Nalbantoğlu, Turgay Dinleten, Doğan Canku gibi ustalarla da çalıştım. Türkiye’nin pek çok yerini gezmeye başladım. Her yöreyi öğrenmeye çalıştım. Bir müziğe eşlik etmek demek kültürünü öğrenmek demektir. Kültürünü öğrenince müziğe daha çok hizmet ediyorsun. Örneğin lazlarla çalışırken biraz ‘lazca’ öğrenmelisin bir ninenin ağıtı ise o nineyi anlaman gerekiyor yani eğer flamenko çalmak istiyorsan Barcelona’ya gitmelisin. Anadolu’da görmediğim köy kasaba yok. O yüzden beni ben yapan şeylerden bir tanesi bu gezilerdir. Pasaportu cebine koydun kalktın dünyayı geziyorsun, nerelisin diye sorduklarında gerçek cevabı verebilmelisin. Bizim altın bileziğimiz var cebimizde, bu bilezik yetenek. Çaldım gittim, dinledim, gittim amcalarla konuştum eskiden youtube, spotify gibi uygulamalar yoktu. Benim ise cebimde radyom vardı. Gittiğinde neredeysen oranın yerel radyosu çalardı. Yörelere ait bir sürü şey dinlerdim.

Türkiye müzik anlamında çok geniş bir yelpazeye sahip, her yörenin dilini anlamaya çalışmak nasıldı?
-Gezdiğim her yerde yerel kaydı var mı önce ona bakıyorum, neden müzikte bunu yapmış gibi soruların ardına takılıyorum. Hem ilkel hem gelişmiş olanları var. Yağmur yağdırmak için, bir şeye sevinmek için veya dua etmek için müzik oluşturulmuş. Buraların repertuarlarının ne kadar gelişmiş olduğunu görüyorsun. Daha fazlasını öğrenmek için Dünyayı gezmek gerekiyordu biliyordum ama ben İstanbullu olduğumdan pek çok yabancı müzisyen ile tanıştım. İsviçreli, Fransız, Japonya’dan… Pek çoğuyla birlikte çaldığım kayıtlarımın bulunduğu albümler var. Buralardan beslendiğim şeyler hep Gürkan Özkan’ı oluşturdu.

Yöresel geziler yaptınız, bir yandan turneler bir yandan kendi müzik arayışınız içerisinde bulunmak sizi nasıl etkiledi?
Derleme arayışına giriliyor. İster istemez hali hazırda olmayan şarkıları buluyorsun, ablam var diyor 96 yaşında, o nineyi bulup son kelimeleri alıyorsun. Derlemecilik deniyor başlı başına ayrı bir sanat. Türk olarak dinlersem zaten biliyorum der, kendimi kapatmış olarak dinlerim. Bu şekilde öğrenmek zor ama penceremi açarsam ne demek istiyor ben bilmiyorum o dili diyerek dinlersem çok şey öğreniyorum. Tabi yetmiyor.
Bilme merakınız gezdikçe artmış, ‘yetmiyor’ dedikten sonra neler yaptınız?
Türkiye hep yakın geldi kendimi buldum, teke yöresindeki amcanın çaldığı kabak kemane gırtlak çalma bizim büyük zenginliklerimiz, manası çıkınca o şarkıyı o türküyü başka dinlemeye başlıyorsun. Evvela ses olarak duyarsın bilgi eklenenince zevk almaya başlarsın. Ama hikayesini bilirsen şarkıda o anda neden bağırdığını orada anlarsın. Ben hep bilginin peşinden koştum. Ve Hindistan’a gitmem gerektiğini biliyordum ve gittim.

USTA-ÇIRAK

Peki, Hindistan’a gidiş hikayeniz nasıl başladı?
Salı akşamları Açık Radyo da Hindustani diye bir program yayınlanıyordu. Selim Ergen’in sunduğu programda Hint müziği enstrümanlarından biri olan sarod’u çalıyordu. Selim Abi bana ünlü üstat Sandesh Popatkar’ın numarasını vermişti. Hindistan’a gittim hemen onunla buluştum. 2007 senesiydi. Önce öğrencisi olmaya çalıştım. Bir sene boyunca talebe olup olamayacağım ile alakalıydı.
Hindistan’da eğitim süreciniz nasıl geçti?
Hocan sana dersler veriyor. Talebe olana kadar sadece ders alıyor deniyor. Usta-çırak ilişkisi var. Hoca kendine öğrencisini kabul ettiğinde müzik ehli herkesi toplar ve bu genç benim öğrencimdir diyor ve orada bir söz veriliyor. O nedenle herkes talebe olamıyor. Ben ona bildiğim ne varsa öğreteceğim oda sadece bana soracak diyor kısacası. Hatta benim söylediğim şeyin üzerine laf söylemeyecek diyor. Hoca gerçek manada talebeyi seçiyor. Yüz sene evvel nasıl saraya müzisyen yetiştirilmiş tıpkı öyle orada hala devam eden bir gelenek var. Sitar’da çalmak istesem tabla’da öğrenmek istesen, hocanın ağzından çıkanı iki etmeyeceksin. Daha sonra hocaya söz vermiş talebe ünvanı veriliyor. Sonra sen hocanın ağzına biat ederek ilerlemeye başlıyorsun. Oda hocasından bu şekilde görmüş. Ancak bir sene geçtikten sonra öğrenci olabiliyorsun, Ben Türkiye’ye dönene kadar her gün birlikte çalıştık. Günde 16-19 saat arası pratik yaparak sonunda öğrencisi olmaya hak kazandım. Akşam saat dört gibi hocamın yanına gider eski yöntem ile kağıt üzerine yazmadan hafızamda tutmaya çalışırdım her şeyi. Yaklaşık bir sene orada kaldım.
Neler öğrendiniz bu zorlu eğitim sırasında, günde 19 saat pratik yapmak gerçekten zor bir deneyim olsa gerek?

Hindistan’da sadece çalma tekniğini ilerletmedim aynı zamanda tabla yapımını da öğrendim. Bugün yaptığım tablaları Hindistan’ın en iyi üstatları çalıyor. Tablanın asıl tonunu veren, üç kat keçi derisinden yapılan yüzeyinin üstündeki siyahi dediğimiz yer. Kömür tozu, demir tozu pirinç lapası ile karıştırılarak dairesel şekilde derinin üzerine sürülür. Gövde çeşitli ağaçlardan elde edilebilse de benim tercihim gül ağacı. Bas tarafı ise bakır olacak muhakkak.

Bu donanımlara sahip olduktan sonra ne yaptınız ?
Natacha Atlas, İbrahim Maalouf, Jean Pierre Smadj, Giovanni Hidalgo, Maki Nakano, Julien Weiss, Pt. Prasad Khaparde, Samrat Pandit gibi dünya müzisyenleriyle pek çok festivalde aynı sahneyi paylaştım. Daha sonra bir tabla metodu kitabı yazmaya karar verdim. Bu kitabı hazırlamak için kendi ustamın ustasından izin aldım “Biz sana aktardık, artık başkalarına aktarma sırası sende” dedi. Ondan öğrendiklerim, araştırmalarım hem mitolojik araştırmalarım hem hocamın anlattıkları hem akademik bilgiler notasyon sistemine dair hepsini bir kitapta topladım.
Hem çalıyor hem yapıyorsunuz birde anlattığınız kitabınız var. Bu kitapta nelerden bahsettiniz?
1700’lerde Hint müziği kitabı fazlaca yazılmış ama bugüne dek ‘Tabla Sanatı’ hakkında hiç Türkçe kitap yazılmamış. Bende kitabımı yazdım. Onların kültürleri hakkında yazdığımdan destek verdiler. Sadece müzik ile ilgili değil büyük bir kültür olduğundan aynı zamanda tabla, üzerindeki bölümler hem İslam etkisini, hem Hindu etkisini görebiliyoruz. Hint Büyükelçiliği destek verdi ve Hint hükümeti onaylı bir kitabım var. Şimdi üniversitelerde ‘yaşayan kaynak kişi’ gösteriliyorum.

Rana Beyza Öztürk / Özel Haber

baskan-soyerden-elaziga-destek

Başkan Soyer’den Elazığ’a destek

Büyükşehir’den imar izni yok!